10 Ekim 2016 Pazartesi

ÖLENLERİN ADINI UNUTMA, TÜRKÜLERİN, MEYDANLARIN... 
BAK İŞÇİ TULUMU GİYMİŞ UMUT  
*Bu yazı 10 Ekim 2016 günü yazıldı.
Günler öncesinden 10 Ekim ağırlığı çöktü üzerimize... Epeydir dilimde çok sevdiğim bir şarkının dizeleri dolanıyordu. "Ölenlerin adını unutma, türkülerin, meydanların..." Sonradan 10 Ekim çağrı metinlerinde de bu dizeleri görünce belki de hiç tanımadığımız insanlarla çağrışımlarımız ne kadar da benzer diye düşündüm. Ölenlerin adını, türküleri ve meydanları unutmayarak bugün sokaklara çıktık. Sonra gördük ki anımsamak çok mühimdi ancak bu yetmiyordu.
Aynı şarkı bu dizelerin ardından şöyle devam eder "Bak işçi tulumu giymiş umut"...  Ve ben yıllarca üzerinde bu dizelerin yazılı olduğu mavi-beyaz bir pankartın arkasında yürümek istedim. Hiç olmadı. O pankartın düşteki hali güzeldi sanki... Ve düşündüm ki 10 Ekim çağrı kampanyalarının hiçbirinde şarkının devamına dair bir hatırlama, hatırlatma olmamıştı. Nedeni üzerine de düşündüm. İşçi sınıfının ne denli örgütsüz olduğunu bunun bedelini ne kadar ağır ödediğimizi de. 10 Ekim’den sonra gerçek bir grev olsaydı 7 Kasım’da başlayacak 10 Ekim davasının da bugün alanlardaki halimizin de ne denli farklı olacağını ve belki Antep’teki çocukların yaşayacağını da...
Ve sonra bu iki dizenin birbiri ardına söylenmesinin ve ikisini de anımsamanın ne kadar önemli olduğuna bir kez daha kanaat getirdim. “Ölenlerin adını unutma, türkülerin, meydanların... Bak işçi tulumu giymiş umut”. Bugün Ankara sokaklarında Gar’a ulaşmak için çabalayan darmadağın insanlardık. Bir yerlerde gaz atıldı. Bir başka yerde arkadaşlarımız gözaltına alındı. Herkes sürekli telefonuna bakıyordu. Belki bir yerde toplanma çağrısı yapılıyordur diye ama nafile. Sanki herkes bizim sokaklarda olduğumuzu unutmuştu. Hem kim bizi nereye çağıracaktı ki? Biz kimdik, onlar kimdi?
Bu denklemleri çözmenin kolay yolları var. “Sendika yöneticileri yanlış yaptı”, “Siyasi partiler bizi biraraya getirmeyi beceremedi”, “Sol birlik olamıyor” hep diyoruz, yine deriz. Ama mesele bu kadar basit olsaydı keşke... Örgütlerin yöneticileri ile o örgütün tabanı arasında diyalektik bir ilişki var işte. Hepimizin yapıp ettiği bir toplamı belirliyor ve ortak çabamızın ürünü de bugünkü dağınıklık.
Tekrar etmek istiyorum “bak işçi tulumu giymiş umut” demek istiyorum. İşçiler tulum giymiyor artık diyebilir bazı aklı evveller... Biliyorum biliyorum tulum giymeyen işçiler de var ama bu şiir. Ve mevzunun özüne dönelim. Bir iş günü sabah 10’da insanların işini riske atmadan eylem yapabilmesi için bazı koşullara ihtiyaç var. Güçlü biçimde örgütlü olmak gibi... Bunun dışında da işçi disiplinine üretim (hizmet üretimi de dahil kuşkusuz) alanının disiplinine de çok ihtiyacımız olduğunu bugün bir kez daha görmedik mi? Ankara’da tüm muhalefet kırk parça sokaklarda eriye tükene dolaşmadık mı?
Bugün sokaklarda dolanırken gördüğüm şey evet öncelikle örgütsüz ve dağınık olduğumuzdu. Ama başka birşey daha gördüm. Ne kadar kalabalık ve direngen olduğumuzu. Belki aynı kitlenin bir parçası olduğumuzu ifade edecek şeyler yapamıyorduk çoğu zaman ama birbirimize bakışıp tanıyorduk sonra şuraya gidelim buraya gitmeyelim kararları veriyorduk. Bir genç yanından geçerken ıslıkla Avusturya işçi marşını çaldı. Anladım ki bizden. Dönüp baktım. Selamlaştık. Eyleme gitmeye çalışan 70 yaşlarında bir amcayla karşılaştık. “Dağıtmışlar mı kitleyi gitmeyim o zaman” dedi ve üzgün ilerledi. Eyleme katılmayı düşünmediği halinden belli bir adam polis yığınağına bakarak “Şunu geçen yıl yapsaydınız ya yazıklar olsun kıydınız insanlara” dedi. Yaşlı bir teyzenin telefonunda çalan Kürtçe ezgiden ve acılı gözlerinden anladım “bizden” olduğunu, anmaya geldiğini ve sokaklarda bunun için dolaştığını...
Birbirimizle bakışa, konuşa Ankara merkezini Ulus-Kızılay arası turladık. Ve evet durum kötü ama asla vahim değil. Eğer biraraya gelmeyi başarsaydık çok kalabalık olacaktık. Onca gürültüye, korkutma çabasına rağmen bugün aslında kalabalıktık. Sayıdan da öte kararlı ve nitelikli bir kalabalıktaydık.
Valilik, Gar’ın önünde yalnız kayıp yakınlarının anma yapabileceğini açıkladı. Bu devletin 10 Ekim hakkında düşündüğünün politik olarak 10 Ekim’i sıkıştırmak istediği çerçevenin bir anlatımıdır. Kim kimin yakını ne demek istiyorsunuz? O gün alanda olanlar yani hepimiz binlerce insan ölenlerin arasında olabilirdik. Bireysel akrabalığa ve aile oluşa sıkıştırılmış bir 10 Ekim’i trafik kazası gibi algılamamızı istiyorlar. Kaldı ki bu ülkenin trafik sorunu bile epeyce politik bir meseledir özünde...
Adalet arayışı demişken 7 Kasım’dan itibaren 10 Ekim davaları başlıyor. 10 Ekim’in sorumluluları gerçekten cezalandırılmadan hiçbirimiz güvende değiliz, olamayız. 
2 gündür yapılan etkinliklerden anladığım kayıp, yaralı yakınlarına ve yaralılara 10 Ekim Derneği’nin ne kadar iyi geldiği, onları nasıl güçlendirdiği oldu. Ve onların da meseleyi böyle kişiselleştirmediklerini duymak, ölenlerin mücadelesini sürdürme kararlılığında olduklarını görmek hem hüzünlü hem umut doluydu. Örgütlü olmanın güçlü hissetmek, güçlü hissetmenin de sağlıklı yas, sağlıklı adalet arayışı için ön koşul olduğunu bir kez daha anladık. 
İlla 4’lü ne demiş ne yapmış, HDP yönetimi ne diyor, CHP ne yapıyor diye düşünmek zorunda değiliz. Başkaca tabandan örgütlenmelere de mevcut örgütleri gerçek anlamda doldurmaya da (şişirmek değil) çok ihtiyacımız var. Yaşadığımız yerellerden, işyerlerimizden, yaşadığımız sorunlardan, maruz kaldıklarımızdan yola çıkıp örgütlenmeliyiz. Ve mutlaka ve illa özörgütler yaratmalıyız. O yerelde yaşayan, çalışan, o sorundan muzdarip insanları kararlarının merkezine alan, mümkün olduğunca bürokrasiden uzak demokrasiye yakın örgütler... 10 Ekim sonrasında, bu olay temelli oluşan tek örgüt 10 Ekim Derneği de değil... 10 Ekim Dayanışması, Psikososyal Dayanışma Ağları, 10 Ekim Avukatları... Örnekleri çoğaltabiliriz, çoğaltmalıyız. İnsanların birlikte becerebilirse sevgiye olmasa da saygıya dayalı bir bağ kurduğu, birbirini koruduğu, birbiri için endişelendiği örgütler lazım bize... 10 Ekim’den sonraki bir yılda birbirimizin yarasına bakmayı, sarmaya çalışmayı, kucaklaşmayı, birarada durmayı başardık çok zaman... Dahasını yapabiliriz.

Başka 10 Ekim’lerin olmaması için adaletin sağlanmasına, adalet için örgütlenmeye ihtiyacımız var. Hem de her düzeyde... 

9 Ekim 2016 Pazar

Kırkta yılda bir pazar onu da yağmur bozar 

Hava kapalı, yağmurlu... Sabah sabah içimde Ahmet Kaya söylüyor "göğsüm daralıyor ciğerim yanıyor, olmasaydı sonumuz böyle"... Kızım dışarı çıkıp bisiklete binmek istiyordu, hava böyle diye birazcık hayal kırıklığına uğradı. Sonra İdris bir anısını anlattı. Aynen ondan aktarayım; "Ben çocukken köyü hep yazın görürdüm. Çünkü hep okullar kapanınca giderdim. Güneşli havalarda kuzenlerle, komşu çocuklarıyla beraber birbiri ardına olgunlaşan meyvelerden yer, sabahtan akşama dek dışarıda oynardık. Günler uzun, maceralı ve oyun doluydu. Sonra bir defasında nedense sonbaharda gittim. Ne kadar şaşırdığımı anlatamam. Ağaçlarda yaprak kalmamış, hiç meyve yok. Ortalık kahverengi, gri... Başka bir yer gibi... Sonra bir de yağmur başlamasın mı? Bizim kuzenle bir saçağın altında oturup buruk biçimde yağmuru izliyorduk. O sırada biz yaşlarda çıraklık yapan komşu çocuğunu gördük. Büyük bir hüzünle dedi ki "Kırkta yılda bir pazar onu da yağmur bozar"... Sanki benim duygularımı anlatıyordu. İşçi olmak üzerine de düşündüm o zaman... Eğer yağmur olmasaydı onunla, kuzenlerle birlikte maç yapardık muhtemelen. O saçağın altında sessizce oturup yağmuru izledik beraberce..."
10 Ekim'de bu anının büyültülmüş hali gibi geldi sonra bana... Çok mutluyduk ya o sabah çocuklar gibiydik. Ve sonra işte "Kırkta yılda bir pazar onu da yağmur bozar". O işçi gibiydik; başka günlerde yağmur yağması ile Pazar günleri yağması arasındaki farkı yaşıyorduk.
Şimdi hepimiz o saçağın altından hüzünle olup biteni izleyen çocuklar gibiyiz. Yine bahar gelir, yine çıkarız sokağa ve yaparız maçımızı... Her zaman hile yapan arka mahalle çocuklarını yeneriz bir yolunu bulup...

16 Eylül 2016 Cuma

ÇOK CEFA ÇEKTİLER AMA GERÇEKTEN SEVİLDİLER  

Biliyorum her yer onun anısıyla dolu şimdi. Ama ben de atlayamazdım. Çok mühim dönemlerin yalnızca izleyicisi değil bizzatihi aktörü olmuş bir adam Tarık Akan. Onun tercihlerini yapmak ve yaşamak kolay değil bu ülkede... Zaten o nedenle bir tanecik Tarık Akan var. Hem yakışıklı hem akıllı hem yetenekli. Hem de öldü diye öyle demiyorum. Yaşarken de böyle düşünürdüm. Şimdi o gitti. Bugündeki çocukluğum, gençliğim eksildi. Bir yakınımı yitirmiş gibi üzüldüm. Onun ölümünün düşündürdüğü hissettirdiği birkaç şey daha söylemek istiyorum.
*Dün sabah kahvaltıdan sonra facebookta öyle yukarıdan aşağıya ilerlerken yıllar öncesinden tanıdığım on onbeş yıldır görmediğim bir arkadaşımın fotoğrafını gördüm. Fotoğrafının olduğu paylaşımı açtım elim titreyerek hissetmiştim çünkü meğer kaç yıl önce ölmüş. Tüm gün içim sızladı. Ve bugün de Tarık Akan'ın ölüm haberi aynı etkiyi yaptı aynı hüznü yarattı. Bir süre ölüm haberi almasak keşke...
*Şimdi Tarık Akan'ın ardından yapılan paylaşımlara bakıyorum da... Yine yurdum insanı herkes işine geleni paylaşıyor. Onun siyasal geçmişinden kendisine uygun bir kesiti alıp tüm ömrüne yaymaya çalışıyor. Öyle değil halbuki. Pekçok değişim geçiriyor politik çizgisi. Pekçoğumuzunki gibi... Ama mühim olan şu ki o hiç genel anlamda iktidarın makul bulduğu kimlikleri seçmedi. Öyle sanatçılardan olmadı. Ki bu ülke için böyle eyvallahsız bir sinemacı bulmak çok zor. Bir elin parmağını geçmezler. Anısına saygıyla her dönemini görüyorum, biliyorum demek istiyorum.
*Gidenlerin ardından üzülmeyi beceremediğimiz için mi "güle güle git" "ışıklar içinde git" "ışıklar içinde uyu" deniyor bilemiyorum. İyi geliyorsa söyleyin tabii ama ben gidenlerin güle güle gitmediğini biliyorum red edemiyorum.
*Onun genel yaşam çizgisi aykırıdır, sıra dışıdır. En yakışıklı jön adamlardan biriyken çok riskli bir alana politik sinemaya kim geçer, kaç örneği var. Sonra her tür bedele rağmen yolunda yürür de yürür. Sonra bu memleketin sorunu eğitimdir deyip okul işlerine girer. O zamanlar her türlü cemaat okulunun her tür usulsüzlüğüne göz yumanlar onu bu işte de rahat bırakmazlar. Ömrü mücadeleyle geçer, ömrü işinde iyi olma uğraşıyla geçer. O gerçekten uluslararası standartlarda bir oyuncudur. Bu ülkede çok az oyuncu onun kadar çeşitli rollerde oynamıştır. Ve onun kadar başarılı olmuştur.
*Onu anarken Yılmaz Güney'i anmadan olmaz. Ben sinemaya hayran. Ben onlara hayran. İyi ki gelmişler, geçmişler... Çok cefa çektiler. Ama gerçekten sevildiler.

18 Ağustos 2016 Perşembe

NASIL  BAŞETMELİ ?  

Sosyal medyadan, gazetelerden ekran sayfalarından aşağı doğru indikçe gerçek hayatlar ve gerçek ölümler gözlerimizin önünden geçiyor birbiri ardı sıra...
Sıra sıra sıralanıyor ve gözümüzün önünden geçiriliyor kelepçeli insanlar... Onun da plastiği çıktı tabii herşey gibi... Plastik kelepçelerin tersi var düzü var. Özgür Gündem kaçıncı kez basılıyor. Yıllarımız Özgür Gündem’in haberleriyle ve Özgür Gündem’le ilgili haberleri okumakla geçti. Öldürülen muhabirlerini, bombalanan binalarını okuduk. Kapatılma kararlarını, gazete baskınlarını... Okuyarak, ziyaret ederek tanıklık ettik. Bundan sonra da Özgür Gündem hem haber yapmayı hem haber olmayı bir biçimde sürdürür elbet.
Sıra sıra ölüler toz toprak içinde göçük altında yatıyor. Bugünlerde yıldönümünü yaşıyoruz 99’da olan büyük depremin... Binlerce insan öldü. Daha da çokları kat kat çokları bu anıyla yüreği yaralananlar yani bizler... Hepimize her türlü felaket değiyor artık. O felaketlere dair anısı olmayan yok. Depreme teması olmayan hane halkı mı var...
Soma davası yaklaşıyor bir kez daha. Bilirkişi raporu şirket sahipleri delilleri karartmış diyor. Biz bunları ancak bizim basın sayesinde öğrenebiliyoruz. Onlar sayesinde üzerine gidiliyor haksızlıkların... Onlar da defalarca tehdit, kapatma, gözdağı... Oysa genel olarak kitleler, başına bir iş gelmeden hem de kitlesel bir katliam gelmeden pek de haberdar olamıyor kendisini anlatan basından... Milyonlarca emekçi, Birgün'ü bilmiyor Özgür Gündem'i, Evrensel’i, sendika.org'u öğrenemiyor büyük bir hak kaybına hatta can kaybına uğramadan... Neden mi? Nedenini tartışmak bu yazının sınırlarını aşar. Ama birazı maden işçisinin yerin altına, köyüne sıkıştırılan hayatında, o yoksullukla boğuşan gündelik yaşamında bir kısmı işte onu anlatan basına yönelik bunca yoğun baskıda bir bölümü de genel olarak solun çalışma planlarının eleştirisinde saklı...
Ve tabii gözümüzün önünde toprağın altında kömürün karasına bulanmış yatıyor ölüler bu defa...
Sözcükler anlamını yitirirken, çözülürken birer birer taşlaşıp tıkıyor boğazımızı... Kah Özgür Gündem'den zorla çıkarılan gazeteci oluyoruz kah göçüğün altında ölümü bekleyen çaresiz kişi ya da madenin altındaki bir işçi... Aslı Erdoğan oluyoruz alakasız sorgularda bir yazar daha... Neredeyse gözaltı anısı olmayan edebiyatçımız yok.
Peki bütün bunlarla birlikte, bu saldırılara karşı ve bunlara rağmen... Hangi formu seçerseniz seçin birşeyler yapmak için temel dayanaklarımız neler olacak? Elbette herkesin aklına gelenler dışında birşey söyleyecek değilim ama bugün özellikle tarih bilincine sahip olmanın ne denli mühim olduğuna vurgu yapmak istiyorum. İnsanın doğumunu düşünün. Bebek için doğumla beraber maruz kalınan ses, ışık, bir sürü hareketli görüntü ne kadar korkutucudur. Sonra deneyimler ufak ufak birikmeye başlar. Bazı insanların varlığı güven anlamına gelir. Bazı sesler rahatlatıcı olur. Tüm bunlar iyi deneyimlerin birikmesiyle sağlanır. Bazı uyarıcılar da tersine korkutucu ve tehditkar algılanır. Peki nasıl yine deneyimle... İşte bu deneyimlerin birikmesi aslında hayatta kalma becerisini beraberinde getirir. Bellekte biriktirme süreci anlamlandırmadan bağımsız düşünülemez.
Bütün bunları niye söyledim şimdi? Ne alakası var bebeğin haliyle bizim halimizin? Demem o ki bizim deneyimlerimiz de kaçbin yıllık sınıflı toplumlar tarihi boyunca birikti, birikti. Eğer o deneyimleri anlamlandırıp belleğimizden gerekli zamanlarda geri çağıracak biçimde işlemezsek aklımızı devrede tutmamız mümkün olmayacak. Aklımız devrede olmazsa mütemadiyen hata yapacak ve yenilip duracağız. Bunu anımsatmak için bunca lafı ediyorum. Mazlum edebiyatından çok çektik bu coğrafyada... İslamcılar devletin bir düzeyde sahibi olmayı her zaman başardığı halde baş yana düşük bir mağduriyet bir mağduriyet... Bizim çok gerçek mağduriyetlerimiz var biliyorum. Çok haksızlığa uğradık doğru. Bunları anlatmak başlı başına bir iş kim reddedebilir ki... Ama işte artık gördüğümüz zulümleri konuşmanın ötesine geçebilecek miyiz onu merak ediyorum. Gezi’de mesela bir parkı yıktırmadık. Bu iş büyük mü, küçük mü derdim bu değil. Minik de olsa zaferler kazanmaktan söz ediyoru. Kazanılan zafer minik de olsa, büyüklerinin kazanılabileceğini gösteren gerçekbir tarihsel deneyimdir çünkü... Hayatta kalma becerisini artırır.
Bu ara olaylar genellikle şöyle gelişiyor. Bizi çok üzen, çok öfkelendiren, çok korkutan (bu duygulardan herhangi biri öne çıkıyor olabilir) bir olay yaşanıyor. Sonra üzülmek, korkmak ayıpmış gibi yaklaşıldığından sadece öfke duygusu kabul gördüğünden her türlü duygu öfkeye devşiriliyor ve bir ödeşme, intikam mantığıyla işe girişiliyor. Tabii işe öfkeyle işe girişene dek yürünen yolda sıvışan da çok oluyor. Hani reddettiğiniz korku ve üzüntü duygusu ağır basanlar çoktan evin yolunu tutmuş oluyor. Öfkeli bir grup insan bir yerlerde korkulu ve üzgün kalabalıklar adına sonuçlarını yeterince görüp gözetmediği birşeyler yapıyor. Egemenler böyle yaklaşmıyor oysa... Onlar çok öfkeliymiş gibi göründüklerinde bile akılları yettiğince soğukkanlı çıkarlarına uygun planlar yapıyorlar. Bizim cenahta ise sürekli yoğun ve başa çıkılması zor duygular yaratan olaylarla karşılaşıp o duygudan bu duyguya bu duyguları da inkar ede ede ilerleyen akla da yazık ki yeterince yer açılamayan bir yoldan ilerliyoruz.
Sonuç olarak demem o ki; “böylesi görülmedi” “dünyanın sonu geldi” diye bağırmadan önce bir nefes alın düşünün. Daha önce neler neler yaşandığını göreceksiniz. Birey birey grup grup insanlardan değil de insanlıktan söz ediyorsak bin beterleri geldi insanlığın başına... Çok daha korkulu eşiklerde beklediğimiz oldu. Hala zaferler kazanmak için yığınla olanak var ve küçük burjuva umutsuzluğunun, çaresizliğinin, belleksizliğinin, herşeyi kendisiyle başlayıp kendisiyle bitirişin zihinlere egemen oluşu yetse ya artık... Elbette insan kendini çaresiz umutsuz da hissedebilir. Ama bu duyguyu yaymaya çalışmak başka şey başetmeye çalışmak başka... Aradaki farkın sınıfsal anlamları olduğunu anlatmaya çalışıyorum.

Geçmişle bugün arasındaki en önemli farklardan biri sürekli haber alıyor oluşumuz. Sürekli haber alabiliyor olmak kimi duyguların yoğun yaşanmasına ve üzerine uzun boylu düşünülmemesini destekliyor olabilir mi? Bunca yanlış haberin ortalıkta bu kadar rahat ve uzun yollar aşarak dolaşması da buna işaret değil mi? Mesela en son “durum ciddi” diye başlayan bir facebook paylaşımı nasıl da dolaştı ortalıkta. En aklı başında olduğunu düşündüğümüz insanların bir kısmı bile paylaşmadılar mı?Sürekli haber almakla birlikte çok kıymetli birşeyi daha harekete geçirmek iyi olmaz mı sizce de? Düşünmek ve geleceği emekten, barıştan, dayanışmadan, yaşamdan, sevgiden yana değiştirmek için planlar yapmak... 

12 Ağustos 2016 Cuma

DÜNDEN DEVAM

"Konuşmalıyız"ın susmalıyız versiyonunu yazmak istedim bugün de... Dün o paylaşımı yapar yapmaz eksik kaldığını hissediyordum. Neyse dedim fırsat bulunca tamamlarım. 
Şimdi tabii hayatta doz mevzu çok önemli... Yeterince ile yakın anlamlı bir kararınca sözcüğü var. Onu kullanmak istiyorum İşin özü şu ki; kararınca konuşmalı ve vakti gelince susmalıyız. Ve bir ek: Bu iş çok zordur. Bazen de bazı ilişkilerde tümüyle sessizliğe gitmek iyidir. Sonsuza dek sessizliğe...
Dünkünden farklı birşey söylemiyorum işin bu yanından da bahsetmek istedim. Sizinle öyle duvara konuşur gibi konuşan, sadece kendi ihtiyacına yönelik konuşan insanlardan derhal ve bazen de sessizlikle kaçınız derim. Hani ne derseniz deyin söze "ben" diye başlayan insanlar vardır ya... Onlardan söz ediyorum.
Bir ilişkide kendinizi sürekli ısrarla anlatmaya çalışırken mi buluyorsunuz bir zorlanma konuya abanma durumunuz mu var belki de o ilişkiden (ya da o konuda uzlaşmaya çalışmaktan) hızla uzaklaşmak en iyisidir.
Kendi adıma, birşeyler anlatıyorken beni hırçınlaştıran ve çok önemsediğim şeyleri tekrarlarla unutan veya önemsemeyen insanlardan çoğunlukla sessizlikle kaçıyorum. Çünkü deneyim diye aktarabileceğim birşey varsa karşınızdakinin hazır olmadığı ya da almak istemediği bir bilgiyi ne yaparsanız yapın ona ulaştıramayacağınız olur. Ömrüm bunun için uğraşırken çatlamakla geçti bile diyebilirim. Yani baya uzmanıyım bu işin. Diyalog istemeyen bir monologcuyla, bir dilbazla karşılıklı konuşmak çoğunlukla olanaksızdır. Haa benim deneyimler mi? Tabii canım çok öğretici oldu  Karşılıklılık ve etkileşimin olmadığı ilişkilerden uzak durunuz, duralım. Nacizane önerimdir.
Hayatınıza seçtiğiniz insanlarla ilişkinin ısrara dayalı yürümesi iyiye işaret değildir. Birileriyle konuşurken nefes alamıyormuş gibi hissetmek iyi değildir. Hayatınızdaki birilerinin sürekli kendi duygularından bahsetmesi hep kendinin gözetilmesini talep etmesi iyi değildir.
Böyle durumlarda ilişki kimin aleyhine ilerliyorsa onun ya mevzuyu ya ilişkiyi noktalamak için konuşması hayırlı olandır.
Yani nefes tüketmek diye birşey var ya öyle de olmasın canım konuşma dediğimiz şey... Birlikte oksijenli, ferah, havadar alanlar açabiliyorsak ne ala... Yani bir bakın bakalım beyne kalbe oksijen yürüyor mu onunla konuşurken onu dinlerken...
KONUŞMALIYIZ

Normal hayatta yani film ya da öykü ya da roman olmayan öyle normal hayatta insanlar birbirine kirildiginda, birinin bir davranışına uzuldugunde, söylenen yapılan birsey onun boynunu buktugunde, hayal kırıklığı yaşadığında bir diyalog biçiminde bunu konuşamiyor genellikle... Ya birinin söyleyebildigi an diğerinin duyabileceği zaman olmuyor ya da başka işler... Bir insanin üzüntüsünü söyleyecek gücü bulması diğerinin de onu dinleyip kof savunmaya geçmeden duyması iki insanın bir üzüntüde buluşması aslında çok az rastlanır iş. Bana inanin çünkü benim işim bu... Sürekli muhatabina iletilemeyen sözcüklerle, duygularla uğraşıyorum ve şimdi düşündüm de belki de bu yüzden yazıyorum. Gerçek konuşmalarin duymalarin olduğu filmleri bu nedenle seviyorum.
Gurur denilen şey mesela çok sınıfsal bir mevzudur ayrıca cinsiyet meselesinden bakarak da konuşulur. Çok engel var gerçek konuşmalara... Kadın ve namus.... Erkek ve gurur... Buyrun çıkmazlar yalan dolanlar kuyusu... Gerçek konuşmalarin engelleri... Eşit ilişki yoksa diyalog yok.
Biri iletişim mi dedi o bizde itiselim biçiminde gerceklesiyor. "Konusmaliyiz" diyen güçsüz, sıkıcı, boş işlerle ugrasan kişi olarak algılanıyor. Konuşmaktan taa fizana kaçıliyor.
Neyse bence bi konusmaliyiz özetle. Yakın gördüğümüz herkesle...
Şimdi bol muhabbetli rüyalar size...

1 Ağustos 2016 Pazartesi

TANRILARI EĞLENDİRMEK Mİ İSTİYORSUN 

Hayatımın önemli bir bölümü geleceğe dönük kişisel bir planım olmadan geçti. Okudum, politika yaptım. Arada kariyer falan derdi olmadan karnımı doyurmak için çalıştım. Çocuğum olduktan sonra böyle yaşayamazdım. Hayatımda ilk defa oturup plan yaptım. Ankara'ya taşındım. Güvenli, sakin şehir. Hem İstanbul'dan ucuz. Aileler de burada dedik. Aileler kısmı da ayrı hikaye... İlk defa güvenlik gibi bir derdim oldu. Sukunet arayışım oldu. Yazayım çizeyim çalışayım çocuğumu büyüteyim dedim.
Olanlara bakın... Ankara ülkenin en güvensiz şehirlerinden birine dönüştü. Kaç bomba patladı. Savaş gecesi gibi bir darbe gecesi yaşandı. Memur kenti yazın sakin oluyor dedik. Memurlar da şehirde kaldı. Kapatılan yollar falan derken trafik de felç... Bütün bunların üstüne belediye başkanını da cinler ele geçirmesin mi? Düşünün bir de bu şehirde psikologluk yapmaya çalışıyorum. Çok acayip işler...
Eskiler mitolojik çağlarda şöyle derlermiş "Tanrıları eğlendirmek mi istiyorsun en büyük planlarından bahset"... Hayat işte böyle alay eder insanla...