22 Aralık 2016 Perşembe

Pazar  

 Pazar günü Abdi İpekçi Parkından geçtim. Nasıl kalabalıktı dirsek dirseğe yürüyorsun neredeyse... İnsanlar soğuğa bombalara rağmen sokakta. İyi bir şey diyeceğim ama insanın hakkında ne düşüneceğini bilemediği türde bir kalabalık. Her yan isportaci... Devlet kişilerinin kaç boyutlu portreleri her yanda satılıyor. Herkesin ağzından soğuk buharları fışkırıyor. Her zaman fiskiyelerden akan suyla dolan havuz donmus. Donan suyun üzerinde havuzun ortasında iki köpek açılan küçük bir delikten su içmeye çalışıyor. Her an buz kırılabilir içine düşebilirler ama o kalabalıkta kimse onları görmüyor bir tas su dahi vermiyor bir yandan insanlar da cok üşüyor ama diyorum bir yandan eğer o su gibi buz tuttuysa artık memleket insanın yüreğinin en yufka yeri yani kim ne yapsa kar etmez hani..
Bir başka bakış açısından da şöyle diyeyim kalplerimiz soğudukca hepimiz o buzdan zeminin üzerindeyiz.
Ve canım köpekler kimbilir şimdi neredeler? Ve bizim ayağımızın altındaki buz acep kaç santim?

9 Aralık 2016 Cuma

SALINCAK 

Geceleri
Gölgeler birer birer terk ederken gerçeğini
Düş salıncağı yakamozlar üzerinde
Rüzgarın ellerinde
Ve
Ayak parmakları denizde kırpışmakta iken;
Işıklar saklambaçta, rüya çocuktur
Kırmızı karanlıkta da var olur
İnsanı bilmek zorlaşıyor
Her gün yeni biri zorbalaşıyor
Sen ona gecede bak... Ve gölgesi çocuksa biraz daha yakınlaş...
Salıncak yıldızlara kadar gidiyor kaçtır
Ama sonra bitiyor
Başlıyor yer çekimi
El sallıyor bir çocuk
Yine gel diyor
Yine gel
İnsan dediğine oyunsuz katlanılmıyor.

2 Aralık 2016 Cuma

KARANLIKTA UYANANLAR 

Sabahları 8'de uyanıyorum. Kış günü o saat bile karanlık ve soğuk. Çalıştığım ergenlerle günlük planlarını konuşuyorum. Sabah 5'te uyanan var 6'da yola çıkan var. Çok canım sıkılıyor gençlerin haline. Çocuklarınkine içim kararıyor. O saatte kalkan 4 ya da 5 yaşındaki bir çocuğu düşünmek bile istemiyorum.Biliyorum ki İstanbul'da durum çok daha fena. 7'de 7 buçukta ders başlatan okullar var. Eskiden akşam lisesi gece üniversitesi bir şeyler varmış bunlar da gece anaokulu, seher kreşi gibi adlandırılsa ya...
10 yıldan fazladır ergenlerle çalışıyorum. Genç yetişkinlerle çalışırken dinlediğim anılarda da var. Onların servis yalnızlıkları çok acayip bir konu bilemezsiniz. O yorgunlukları, yorgunluktan kaynaklı güçsüzlükleri... Ankara'ya taşınmamın en önemli nedenlerinden biri kızımın uzun servis saatleri geçirmesini istememem ve İstanbul'da bunun olanaklı olmaması...
İşçilerse zaten sabahın köründe kalkmak zorunda. Öyle olunca da çocuklarının o karanlıkta bir yere bırakılması lazım zaten. Şimdi bir de saatleri geri ileri bir şey yapmadık (bu konu hep kafamı karıştırır) iyice karanlık her yer...
Çok sevgili Vedat Türkali'nin senaryosunu yazdığı Karanlıkta Uyananlar filmi hem işçi sınıfının sabahları çok erken uyandığı ve film de onların öyküsünü anlattığı için o adı alır. Hem de daha gün ışımadan ülke, dünya, fabrika, okul, semt her neresiyse mecaz anlamda karanlıktayken bilinçlenip örgütleneni ifade eder.
Neyse demem o ki karanlıkta uyananlara Günaydın göndereyim. Karanlıkta uyanmak her anlamında zordur diyeyim. Hepimizin saatlerini falan bir düzeltsek de makul bir saatte beraber uyansak şeklinde de bitireyim.

23 Kasım 2016 Çarşamba

SESSİZLİKTE BİRİKEN

Sessizlikte birikeni
Nihayet "ey"ledim
Ünlediklerim bakışını çeviremeden
Çığ indi.
Nasılsa öldürmedi
Üşümek ama çok güçsüzleştirir
Ki ancak dona yüz tutan suyla ıslanan bilir
Tırnaklarımı geçirerek buza yazdığım yazılarla
Vardığımda
bir sığınmalık kuytuya
Demlenen merhemin koyuluğunda
Sesime inen çığlara çare aradım
Bazen söz tenhaya çekilir çığ'a karşı birikir
Çığlık kartal olur zamanda
Çağ çınlar yıkımla
Çığ
Kehanetin beyaz kefeni
Ulaşamaz kartala... 
22.11.16 ANKARA
ACEMİNİM

Adam rüyaca konuştu
"Aceminim
Ondan yanlış kurgu
Alışsam
Ezber yine uymaz olana..."
Bir ihtiyar kadın
"Ezber...
Ezber tutmaz rüzgar" dedi
Adam
"Leke çıksa da beyazın belleğindedir" diye düşündü.
Kadının yüzü kuraklıktan milim milim çatlamış topraktı.
Kısılı gözlerinden sökülü bakışlar dünyanın en eski ateşinin alevlerinde gezinmekteydi.
"Ölüm"
dedi kadın bileğindeki halkaları sallayarak
"Bir çingene şarkısının hiç söylenmeyen lanetli nakaratıdır"
"Ya korku?"
dedi adam
"Benim için ateşin sönmesi
senin için
belki de şarkının tamamının söylenmesidir.
Ve korku fırtınada toz eder kişiyi
Yine de bil ki
Tozun zorluğu fırtınada değil
taştan düşmektedir"
"Tutunsam mi taşa? Salınsam mı rüzgarda?" dedi adam
"Bir de taşa sor ve de rüzgara
En son ihtiyar bir aleve sor..." dedi kadın
"Evet" dedi adam "uyanınca yeni bir gün"

10.11.16 ANKARA

16 Kasım 2016 Çarşamba

Dünyanın hali malum.  

Gelecek melecek hikaye. Eskilerin deyimiyle "Yarına çıkacağımızın garantisi mi var?" Ben de hem herşeyi çok ciddiye alıyorum hem de bir yerden sonra koyveriyorum gülüyorum. Bu ara en çok da kendi yazarlık serüvenimle ilgili eğleniyorum. Kendinle alay etmek kendine gülmek bu ara en garantilisi. Egemenlere yüksek sesle gülmek baya tehlikeli hale geldi. Çok ciddiye alıyorlar ve fazlasıyla kişisel algılıyorlar her şeyi. Halbuki bakın kendimize de gülüyoruz.
Bugün Özlemciğim yazdığım şeyin altına "Basıp basıp okur, sonra da büyük yazarların geçmişinde hep böylesi buruk hikayeler var zaten diyip avunuruz da:))" yazmış ben de ona yanıt olarak şöyle dedim "Ben büyük yazarları ise karıştırmiyorum şimdilik. Öylece unutulan fark edilmeyen çırpınıci sefil komik yazarları modelleyip kendimle eğleniyorum:)". Hayatı ciddiye almayı bıraktığım zamanlarda kendimi ciddiye almayı da bırakırım. Size de öneriyorum. 
Sonra aklıma bir anım geldi onu da sizinle paylaşmak istedim. İstanbul'da Ziverbey'deki ofisime yakın marketten alışveriş yapıyordum. Market dediysem bakkalın büyüğü ama öyle zincir falan dükkanlardan değil... Genellikle boştur. Eskiden bu tip durumlarda "sinek avlıyor" denirdi artık onların içi de öyle sıcak olmadığından herhalde sinek de girmiyor bu dükkanlara... Çalışanlar telefonlarına bakarak bekliyorlar ekseri. O gün benim dışımda az sayıdaki rafın arasında dolaşan iki genç adam vardı. Çok havalı ve acayip entellektüel görünüyorlar. Saç sakal, bakışlar o biçim. Ben yokmuşum sanki yalnızlarmış gibi hararetle de konuşuyorlar.
-Oğlum bak şimdi beş gün dayanacak kadar yiyecek alır hiç dışarı çıkmazsak bitiririz lan kitabı. 
-İyi olur be. İnsanların bunu bir an önce okuması lazım.
-Bitirelim biz Tuna gerisini hallederiz dedi. Yapar o acayip çevresi var.
-İyi ne alcaz o zaman?
-Kaç lira var sende? Dur bakıyım bendeeee. Hah tam 13,5 lira var.
Diğeri de ceplerindeki bozukları döker.
-11.75'de bende var. Gel lan makarnalara bakalım hesaplayarak sepeti dolduralım. 
Ben de kendi alışverişimi bıraktım film tadındaki bu muhabbeti çaktırmadan izliyorum. Bizimkiler en ucuz şaraptan bir şişe aldı burgusu, çubuğu, kelebeği derken 5 paket de makarna. 
Çok genç ve sevimliler de bir yandan. Yüksek sesle gülmemek için kendimi zor tutuyorum. 
Kasadan paralarını ödeyip çıktılar. Ben de hızlıca hareket ederek arkalarından yetiştim. Onlar için aldığım iki paket margarin ve bir küçük salçayı verdim gülümseyerek.
-Bunlar olmadan makarna yapamazsınız. Belki evde vardır ama yine de bulunsun dedim.
Şaşkın bakarak elimden poşeti alırken 
-Ee teşekkür ederiz diyebildiler.
İşte onlarda da bendeki gibi hayal gücü hep baş tacı. Çok da eğlenceli bir yandan halleri, hallerimiz... Belki yazdıklarının hiç bir ehemmiyeti yoktur ama çabalarının ve hayallerinin peşinden gitmelerinin benim açımdan çok büyük önemi var. Başlı başına iş o kısmı... 
Zaman zaman onları düşündüğüm oldu. Bir de yazarken para kazanma derdi olmayan, sonrasında basımı ile ilgili ilişki derdi bulunmayan yazarlar var. Sınıfsal olarak camia ortasından ikiye böyle cart diye ayrılıyor. Tüm camialar gibi... Bakıldığında galiba hali vakti yerinde olup da yazanlar güncel olarak sayıca çok daha fazladır hatta yoksul yazarların, orta hallilerin kim bilir kaç katıdır. Ama tarihe kalanlara bakınca geleceğe kalma olasılığı, tüm yoksunluğuna rağmen çabalayanlarındır. Bunun bir sürü nedeni var elbette. "Koşullarını o kadar zorluyorsa gerçekten anlatması gereken bir şeyler vardır" bir neden olabilir. Neyse o da başka bir paylaşımın konusu olsun. Hayallerinizin eksik olmasın efenim...

25 Ekim 2016 Salı

                     CEZASIZLIĞIN CEZASI 
Yapanın yanına kâr kala kala biriken suçlarla yollar tıkandığından varılamayan adil dünyalar... Herkesin ektiğini biçtiği günlerden, ekenin, biçenin, yiyenin tümüyle ayrıştığı günlere geçtik artık. Acaba sen hangisisin?
Her gün trafikte ülkenin halini görüyorum. Biliyorum siz de görüyorsunuz. “Yaptığını beğendin mi?”… Eskinin anneleri ne çok söylerdi. Şimdi çocuklarımızı hiç suçlamıyoruz sözle… Ama işte “yaptığımızı beğendik mi?” diye bağırmak istiyorum bazen ağlamaklı bir sesle. Ama minnacık ama çok büyük tüm yetişkinlerin sorumluluğu var olup bitende…
Cezasızlık bir kültür ülkemizde. İliklerine işlemiş… Yine trafikten devam edeyim ama derdim o yolları aşacak. Aşılamayan o yollar, tıkalı olanlar, yol çalışması yapılanlar, kazalı olanlar… Hepsi mecaz bir yandan da… O trafikli yollar gibiyiz çok anlamda. Misal yollardaki ticari araçlar en sık onlar suç işliyor kuşkusuz. En bencil onlar… Sözkonusu olan kârsa gerisi teferruattır. Her bir insanı 2,5 lira olarak gördüğünden emin olduğum ne çok dolmuş şoförü misal her gün yollarda... Hastane önünde mesela yani sürekli ambulansların geçtiği yolda bir ömür kadar uzun gelen beklemelerinin bir bedeli var mı? Potansiyel bir yolcu gördüğünde zınk diye durup insan hayatını riske atmalarının herhangi bir cezası var mı? Binde bir, mala, cana doğrudan zarar verince... Bazı şöförlere o da yok. Gücüne bağlı. Yoksulları öldüren zengin arabalarının cezasız şoförleri geliyor gözümün önüne… Yılmaz Güney’in Umut filminde anlattığıdır.
Muhafazakarlık rengini semtlere veren islamcı ya da faşist hareketin de ana karakterini oluşturan küçük burjuvazi, puanlarını toplaya toplaya, kâr ede ede ilerliyor. Mahallesindeki solcunun adını terörist diye çıkarıyor, rakibine başka kulp takıyor, kadınları zaten etek boyuyla ölçüyor. Çoğunun inançlı, ağzından ahlâk lafı düşmeyen adamlar olduğundan eminiz elbette. Her gün işte malum rızkının peşinde...
Çevreyi kirletenler... Çevreyi kirletmek ve ceza mı işte buna gülerler. Şöyle bir skala var. Ekonomik olarak gücün ne kadar büyükse o kadar çok kirletebilirsin. Misal büyükşehir belediye araçları kıçından en iğrenç dumanları havaya salarlar. Ama onlar zaten denetleyen ya onların suç işlemeye hakları vardır.
Tacizciler, tecavüzcüler mi? Çoğu cezasız. Taciz, tecavüz ettiğinin yaşı küçüldükçe ceza artıyor mu? Kağıt üstünde evet ama çocukların şikayet edebilmesi çok zor. Yani çocuk istismarcılarının ceza alma olasılığı çok düşük. Hele taciz, hele kadına şiddet... Ne cezası?
Ceza talebi söz konusu olduğunda işkenceye, cinayete, insan kaybetmeye sıra gelmiyor. "Ay valla iyi insanmış meğer öldürdüklerimiz" bile diyorlar dalga geçer gibi yüzümüze bakarak...
İnsanların hakettiği hayatı yaşadığı, dünyanın adil olduğu yönünde düşünceleri olanları da batıl inançlarıyla başbaşa bırakıyorum. Zira gerçeklik o ki adil dünya bizden çok uzakta... Buralarda var etmek için de çok çabalamak gerekiyor.
Dışsal ceza ve yaptırımların olmadığı ya da en aza indirildiği bir dünya düşlüyorum elbette ama şimdilik kafesimizin ödül konulan yerlerine bolca ceza yüklenmeli bence... Olumsuz davranışları pekiştiren, yanlış pedalın karşısına muz koyulmuş bir kafesin içinde gibiyiz. Aslında iyi olan birileri de artık pedallara basmayı, uğraşmayı çoktan bırakmış. Bu kafes dar geliyor, sadece muzla yaşanmıyor velhasıl deneycilerle meselemiz var ve kafeslerle... Özgürlüğe ihtiyacımız var bilhassa zihnimizde cesarete ihtiyacımız var bol bol... Bir de tabii "amaaan yapsam ne olacak", "uyarsam ne değişecek", "şikayet etsem ne olacak" hallerimize (ki bende de var) yani öğrenilmiş çaresizliğe teslim olmamak...
Hepimiz aynı gemideyiz diyor ağzını açan herkes. Ama ben güverteye tükürüp duran, yüksek sesle küfreden, beni denize atıp kendisine yer açmayı düşünen, gücü yettiği anda bunu yapacak insanlarla aynı gemide olmak istemiyorum. Olacaksam da korunmak istiyorum. Kimseye zarar vermeyecek içsel mekanizmalara sahip olan insanların kaygılar içinde yaşamasına neden olan bu bencil, üretken olmayan yıkıcılıktaki ölüm güçlerine dur demek gerekmiyor mu? Ama ne yapacağız? Onları denize atsak onlardan bir farkımız kalmaz. Bu olmaz. Başka gemiye geçsek? Yok bu da bize göre değil. İlk elden yapılabilecek olan birlikte yaşamanın kurallarını inşa etmek… Gemiyi yaşanabilir kılmak. Can güvenliğini mal güvenliğinin önüne geçirmek… İyileştirilemeyecek ruhsal patolojilerin üremesi için çok elverişli koşullar var ve yeniden pekiştiriliyor. Yanı başımızdaki savaşı inkar ede ede yaşadığımız onyıllar her türlü hastalığın sinsice zeminde yayılmasına neden oldu, oluyor. Dur demezsek devamı geliyor, dahası geliyor. Hastalığın belirtilerini görüyor olmalısınız? Kadın öğrencilere “Siz açık olduğunuz için sınıfa melek girmiyor” diyor öğretim görevlisi dedikleri bir adam… Kadıköy Anadolu Lisesi ve benzerleri “proje okul”a çevriliyor ağlayarak okulundan ayrılıyor öğrenciler, öğretmenler… Şırnak’ta evinden edildiği için çadırda yaşayan insanların çadırlarına göz dikiliyor bu defa. Ve sonra trafikte bir yol kapatılıyor keyfiyetle… Bekle bakalım nereye kadar… Yaşam alanı daraltılıyor milyonlarca insanın her gün her an… Ben bunu sadece mevcut hükümete ve birkaç siyasiye yükleyerek rahatlayamıyorum çoğunun yaptığı gibi.. "Oh buldum bir kötü imge herşeyden o sorumlu" diyemiyorum. İktidardaki kopuşları gördüğüm gibi sürekliliği de görüyorum. Bu yüzden sadece 10 yılı, 20 yılı ya  da 80’den bu yana olanı değerlendirerek geçebileceğimiz bir dar boğaz değil bu. Ama sıkıştık mı evet fena sıkıştık. Yollar tıkalı…
Peki ne yapalım, ne edelim? derken Nazım’ın Benerci’nin ağzından söyledikleri geldi aklıma…
“Nâzım, 
biliyorum, 
ölümün önünde rol kesip 
      Hamlet gibi budala, 
                     Verter gibi komik olmamak lâzım.

Nâzım, 
bilmiyorum, ne haltedeyim? 
                Nasıl altedeyim? 
Şöyle bir poz alıp durmak 
              kendi kendini vurmak, 
                                kıyak iş doğrusu!..

Bak, 
kapı komşum uyandı, 
       muslukta akıyor su, 
          yüzünü yıkıyor... 
İndi ıslık çalarak merdivenlerden 
                                                   sokağa çıkıyor...

Ben... 
Ne Hamlet, ne de Verter...!!! 
Neyse, geç... 
İşi anlatayım, 
     tıraş yeter...”

Sonra Yılmaz Güney düşüyor aklıma… Umut filminde arabasını yitirince önce piyango bileti alan sonra definecilik yapan Cabbar gibi mi yapalım?
Hiçbiri değil diyorlar onlar da… Hiçbiri değil…
Durma uğraşalım. Gücümüz nereden yetiyorsa... Yol tıkalı nasıl ilerleyelim dediğinizi duyar gibi oluyorum. Bakınız şöyle bir önerim var. Haksız yere önümüze geçmeye çalışan ve kaba da davranan araca yol vermeyerek, sırada önümüze geçene "bu yaptığın yanlış" diyerek, sokağa tüküreni uyararak biraz mesafe alıp daha oksijenli bir alana geçebiliriz. Evet biliyorum sokakların bu hale gelmesinde solun da payı var. Demokratlıkla uzaktan yakından ilgisi olmayan, hak savunuculuğu nedir bilmeyen birilerini dibimize kadar getiren liberalliğin, halk dalkavukluğunun sorumluluğunu da görmeden bir adım bile atamayacağız biliyorum.
Gündelik hayata müdahale etmek için örgütlerken örgütlenmekten, öğretirken öğretmekten söz ediyorum. Yeniden… Ya da belki sil baştan… Belki de ilk kez… Nasıl görüyorsanız. Ve mümkün olduğunca sakince, günlük bir iş gibi, sinirimiz tepemize sıçramadan yani onlar gibi olmadan gündelik hayata müdahale edelim. Gün’de, an’da teslim olunca öbür tarafta direnmenin de çok anlamı olmuyor çünkü… Bunu yapamazsak kabalık, bencillik norm haline gelecek ve iyice yerleşecek çünkü... Unutmayalım ki yüksek siyasetin ölümcül güçleri, enerjilerini gündelik hayatın bencilliklerinden alıyor. Umudu, özveriyi, güveni öne çıkarmaktan başka şansımız yok. Kaygı, korkudan zordur. Mütemadiyen yüksek kaygıyla yaşayamayız. Evet biliyorum sokaklar tekinsiz ama işte yine aynı denklem. Güvensizlik, sevgisizlik bulaşıcıdır. Sokaktakiyle uğraşmazsan evinde, yanıbaşında buluverirsin tehlikeyi… Kadınlar, çocuklar, ezilenler bunu çok iyi bilir. Yüreğiyle bilir.
Keşke “Benerci Kendini Niçin Öldürdü?” şiirini o harika öyküyü de okusak yeniden ve anımsasak bizimkileri Heraklit’i mesela…
“(…)
düşünüyor büyük hakîm Heraklit'i genç adam... 
Kim bilir belki böyle bir akşam, 
böyle bir akşam, 
      Heraklit alnını 
              yeşil gözlü zeytinliklerde akan 
                                                      suya eğdi 
                                                      ve dedi: 
             «— Her şey değişip akmada, 
                    bu hâl beni hayran bırakmada..»

Heraklit, Heraklit; ne akıştır bu!. 
ne akıştır ki bu, dalgalarında 
                     dağlıdır alnı en mukaddes putun 
                     kızgın demir damgasıyla sukutun. 
Gebedir her sukut bir yükselişe. 
Ne mümkün karşı koymak 
                               bu köpürmüş gelişe.. 
Heraklit, Heraklit!. 
       akar suya kabil mi vurmak kilit?”