4 Ocak 2017 Çarşamba

Mutfaktan Notlar  

Mutfak toplarken birden zihnim açıldı bir şey fark ettim. Paylaşmasam olmaz. Bunca yıldır yazıyorum, hatta kendimi bildim bileli yazıyordum. Hem kendimin ve de hemcinslerimin deneyimine dair bir ışık yandı zihnimde... Kadınların ve erkeklerin yazma faaliyetine gösterilen tepkiler arasındaki fark dikkatimin kıyılarına vurdu. Erkekler yazınca "vay be çok akıllı" "ne güzel tespit" falan diyenler kadın yazınca "yazı kabiliyeti var" diyorlar, bunu biliyor muydunuz? Hayır yani kimsenin akıllısın demesine ihtiyacım yok zaten (sanırım bu yüzden bu söylediğimi fark etmem 20 yılımı falan aldı) da "yeteneklisin sen" dedikçe bir canım sıkılıyordu da ne olduğunu anlayamıyordum. Yani sadece benle ilgili bir mevzu gibi anlamanızı da istemem. Kadınlığa dair bir bağırış benimkisi kabul ederseniz. Yani şöyle diyorlar özetle yeteneklisin doğuştan bir de kadın olduğun için hisli bir yaratıksın zaten birleşince böyle duygusal bir şeyler oluyor işte. Bir de bu söylediğimi sadece erkekler yapmıyor kadınlar hatta baya kadınlık konusunda iddialı olanlar da yapıyor. Baya görüyorum, geçiyorum yani... Geçtiğime göre benim de epey eksiğim var bu konuda bilinç anlamında. Ben yazdıklarımı yazabilmek için cidden ömrümü verdim. İyi ki de vermişim. Saçlarımı ağarttım :) (evet beyazlar aslında). Baya da eğitim ve düşünce işi meseleler üzerine de kafa yoruyorum pek çok kadın gibi... Yani öyle kahve fincanında görmüyoruz söylediklerimizi. Bunca eşitsizlikler için de hem de... Hem de az takdirle... Yine de söylüyoruz yazıyoruz.
Ay ne biliyim mutfaktaydım bir üşüşüverdi isyanlar...
Size de uğrasınlar...

psikesinema dergisi ocak 2017 sayısında 
Sonbahar filmini yazdım.İzlemişsinizdir öyle düşünüyorum. Hatta belki Daim Yusuf Orti çalar şimdi kulaklarınızda... Bir cenaze iner sonra yamaçtan aşağı. Yusuf iner yüreğinize...
“...her daim düşleri peşinde koşan sabırsızlık zamanının güzel çocuklarına...'' diyor Özcan Alper filmin sonunda… Bu film bizim gerçeğimizdi. O filmdekileri tanıyorduk. En çok da Yusuf’u. Aynı düşlerle benzer yollara çıkmıştık onunla.
Yusuf, bizim defalarca güle oynaya kantinde çay içtiğimiz arkadaşımız,
Yusuf, eski sararmış bir fotoğrafta bir yer sofrasından bize bakan yoldaşımız,
Yusuf, ciğerlerini parça parça tükürerek ölen yüzlerce devrimcinin yüreğimizdeki anısı,
Yusuf, “….. ölümsüzdür” yazılarının başında gözlerini gördüğümüz gençlerin ardından akan gözyaşımız,
Yusuf, vakurca yitip gitmeyi başaran, mağlubiyeti de zafer gibi kucaklamayı bilen bilge yanımız,
Son anında bile aşık olabilen umudumuz Yusuf,
Yusuf koluna girip kurtarmak istediğimiz, Yusuf kendisine nefesimizi vermek istediğimiz…
Yusuf bizim hiç bitmeyen yasımız,
Yusuf omzumuzda asılı duran kızıl bir tabuttur.
Yusuf’tan bize ne kaldı? Tamir edilmiş bir tulum, armağan edilecek bir bisiklet, yarım kalmış bir aşk, kapısı çalınıp teselli edilecek anası ve sürmekte olan bir mücadele…"

3 Ocak 2017 Salı

Onlar da Herşeyi Ara Ama Tutarlılık Arama 

Ah! Gittiler yine... Bakakaldık bir kez daha arkalarından... 
Yiğit misiniz? Elbette değilsiniz. İnsanlar eğlenirken, halay çekerken, turistik gezideyken, çocuklar düğündeyken öldürensiniz.
Korkunç bir karanlıktan gelmektesiniz. Siz kim herhangi bir cennet kim? Cehennem zebanisisiniz. 
Hasetlisiniz. Eğlenemediğiniz için, zevk alamadığınız için, kimseyi kimseye eşit göremediğiniz için bunları yapabilenleri yok etmek isteyensiniz. 
“Herşey mübah” diyensiniz. Ne için mübah... İktidarınız için... Kan mübah, can mübah... Bu dünyada bir cehennem yarattınız. Gerisi kimin umurunda?
 Vee demokrasinin ne olmadığını bildiği halde bu cihatçıların tüm o nefret söylemlerine izin verilmesi için yalandan teoriler üretenler... Bunca yıldır mezalim altındaki Müslümanlardan bahsedenler... Mutlu musunuz? Kandırılanlar ordusu... Saf olduğunuzdan “kan”madınız oysa çıkarlar çıkarlar... Neydi demokrasi? Kimin hakkı var birilerinin neyi kutlayacağını söylemeye? Küstahsınız, küstahlar...
Peki şimdi ne oluyor ülkede? Sanki Suriye’de bunca zamandır bayram havası varmış gibi birden Halep için o kadar propaganda yapın ama bir yandan da Rusya oradaki temel ittifakınız olsun. Sonra Rus Büyükelçisinin vurulmasına şaşıralım. Bunca Noel yılbaşı karşıtı söylem geliştirin sonra Reina’ya şaşıralım. Nefret suçu işlediğiniz her bildiri her afiş yeni bir saldırı olarak geliyor tesadüf mü? 
Demokratik tepki nedir size söyleyeyim? İzmir’de yılbaşı kutlaması yapamayın diye gezen zebanilere engel olan kadınların tepkisidir demokratik tepki... “Eşcinsellik hastalıktır”, “Noel kutlayan cehennemliktir”, “Gece vakti açık dolaşan kadın da şöyledir” demek ifade özgürlüğü değildir, nefret söylemi geliştirmektir, suçtur. Bu kadar basit şeyler bilinir de neden tüm bunlar olur. Birilerinin işine gelir de ondan olur.
Şimdi mevzu biraz da şu... Büyük bir tır düşünün. Düz bir yolda gidiyordu. Sonra birden manevra değiştirdi. Kafa öbür yana döndü ama gövde dönmedi. Bugün yaşadığımız şey biraz da budur. Rusya, İran ittifakıyla kafa döndü, gövde hala kendini eski yolda sanıyor. Kafa da şöyle, şöför bile zorunlu dönüş yaptığından nasıl ilerleyeceği konusunda emin değil yalpalıyor. Aynısı o ittifaka dahil olan Ergenekoncu diyebileceğimiz güçler için de geçerli. Onlar da bir başka tır gibi farklı bir yolda kafayı çoktan çevirdi, gövdeninse aklı karışık. 
Bir de tabii Abdülhamit savunuculuğunun ne anlama geldiğini de anlamayan, görmeyen kalmamıştır umarım. Bir Abdülhamitleşme, bir Enverleşme süreci yaşıyoruz cidden. Tabii bir karikatür biçiminde... Hani tarihte ikincisi komedi oluyor mevzuu... 
İşte aklım yüreğim bulandı, bulanınca bunlar döküldü. Çok üzgünüm, ama daha çok da öfkeliyim hem de çok öfkeliyim. Tam bir avlanma mevzuu gibi değil mi? Ceylan sürüsünün içine dalan vahşi hayvan ve kaçışan savunmasız hayvanlar... Burası bizim orman... Öyle pusular kuruyor, öyle sinsice saldırıyorlar ki... Öyle patolojik karakterler ki... O futbolcunun düğününüzü gördünüz mü? Adam altı üstü evleniyor sanki cenge gidiyor. Nasıl birlikte yaşanır bunlarla? Hem de tüm bunlar suç falan değil demokratik haklar... Kadın yok ortalarda kadın görünmez olmuş çoktan hayatlarında... Ellerindeki silahlar bile Müslüman dünyanın üretimi değil oysa. Hoş onlar da herşeyi ara ama tutarlılık arama...
Bu ülkenin sahibi, koruyucusu olduğunu iddia eden sağ güçlerin sözleri çoktan hükümsüzdür. Satıp savıp, yeni kazanımlar vaatleriyle kandırıp üretebildiğin sınırlı sayıda değeri de yitirmek memleketi şekilsiz bir hale sokmak... 
2017’de neler olacak bilemem ama mecbur netleşilecek bir yıl olacak onu anlayabiliyorum. Bu arada derede duruş bir yıl daha süremez zira...

22 Aralık 2016 Perşembe

ŞAMAN 

Alışmak yara kabuğudur
Atar damar kesiği durmaz.
Ve alışmanin dindirmedigi kanı
Ateşle dağlamak için
yangını göze alan bir diğeri lazımdır.
Mağaranin duvarlarini maviye boyuyor
Esrik bir kadın şaman
Tekil bir dansla
hep aşkla
İnsan içinin diğerinin gözlerinden kendini sakınmaya başlamasından bu yana bağırıyor
Ey kapı ört kendini
Ort kendini
Ve fakat geçmiyor urpermesi
Mavisi
İnziva
Demiri dağla kanla
Gözlerine sürme'den mühür vur'an
Dokun omzuna tarihin
Sonra dinle
Sonra dayan
Pıhtı olmadan

Pazar  

 Pazar günü Abdi İpekçi Parkından geçtim. Nasıl kalabalıktı dirsek dirseğe yürüyorsun neredeyse... İnsanlar soğuğa bombalara rağmen sokakta. İyi bir şey diyeceğim ama insanın hakkında ne düşüneceğini bilemediği türde bir kalabalık. Her yan isportaci... Devlet kişilerinin kaç boyutlu portreleri her yanda satılıyor. Herkesin ağzından soğuk buharları fışkırıyor. Her zaman fiskiyelerden akan suyla dolan havuz donmus. Donan suyun üzerinde havuzun ortasında iki köpek açılan küçük bir delikten su içmeye çalışıyor. Her an buz kırılabilir içine düşebilirler ama o kalabalıkta kimse onları görmüyor bir tas su dahi vermiyor bir yandan insanlar da cok üşüyor ama diyorum bir yandan eğer o su gibi buz tuttuysa artık memleket insanın yüreğinin en yufka yeri yani kim ne yapsa kar etmez hani..
Bir başka bakış açısından da şöyle diyeyim kalplerimiz soğudukca hepimiz o buzdan zeminin üzerindeyiz.
Ve canım köpekler kimbilir şimdi neredeler? Ve bizim ayağımızın altındaki buz acep kaç santim?

9 Aralık 2016 Cuma

SALINCAK 

Geceleri
Gölgeler birer birer terk ederken gerçeğini
Düş salıncağı yakamozlar üzerinde
Rüzgarın ellerinde
Ve
Ayak parmakları denizde kırpışmakta iken;
Işıklar saklambaçta, rüya çocuktur
Kırmızı karanlıkta da var olur
İnsanı bilmek zorlaşıyor
Her gün yeni biri zorbalaşıyor
Sen ona gecede bak... Ve gölgesi çocuksa biraz daha yakınlaş...
Salıncak yıldızlara kadar gidiyor kaçtır
Ama sonra bitiyor
Başlıyor yer çekimi
El sallıyor bir çocuk
Yine gel diyor
Yine gel
İnsan dediğine oyunsuz katlanılmıyor.

2 Aralık 2016 Cuma

KARANLIKTA UYANANLAR 

Sabahları 8'de uyanıyorum. Kış günü o saat bile karanlık ve soğuk. Çalıştığım ergenlerle günlük planlarını konuşuyorum. Sabah 5'te uyanan var 6'da yola çıkan var. Çok canım sıkılıyor gençlerin haline. Çocuklarınkine içim kararıyor. O saatte kalkan 4 ya da 5 yaşındaki bir çocuğu düşünmek bile istemiyorum.Biliyorum ki İstanbul'da durum çok daha fena. 7'de 7 buçukta ders başlatan okullar var. Eskiden akşam lisesi gece üniversitesi bir şeyler varmış bunlar da gece anaokulu, seher kreşi gibi adlandırılsa ya...
10 yıldan fazladır ergenlerle çalışıyorum. Genç yetişkinlerle çalışırken dinlediğim anılarda da var. Onların servis yalnızlıkları çok acayip bir konu bilemezsiniz. O yorgunlukları, yorgunluktan kaynaklı güçsüzlükleri... Ankara'ya taşınmamın en önemli nedenlerinden biri kızımın uzun servis saatleri geçirmesini istememem ve İstanbul'da bunun olanaklı olmaması...
İşçilerse zaten sabahın köründe kalkmak zorunda. Öyle olunca da çocuklarının o karanlıkta bir yere bırakılması lazım zaten. Şimdi bir de saatleri geri ileri bir şey yapmadık (bu konu hep kafamı karıştırır) iyice karanlık her yer...
Çok sevgili Vedat Türkali'nin senaryosunu yazdığı Karanlıkta Uyananlar filmi hem işçi sınıfının sabahları çok erken uyandığı ve film de onların öyküsünü anlattığı için o adı alır. Hem de daha gün ışımadan ülke, dünya, fabrika, okul, semt her neresiyse mecaz anlamda karanlıktayken bilinçlenip örgütleneni ifade eder.
Neyse demem o ki karanlıkta uyananlara Günaydın göndereyim. Karanlıkta uyanmak her anlamında zordur diyeyim. Hepimizin saatlerini falan bir düzeltsek de makul bir saatte beraber uyansak şeklinde de bitireyim.