9 Haziran 2017 Cuma

Jaguarın Gözleri’nde kadın dayanışması ve örgütlü mücadele

  Hülya Akpınar  



Banu Bülbül’ün Notabene Yayınları’ndan çıkan Jaguarın Gözleriadlı ilk romanı, 90’lı yıllarda kasetlerle olan ilişkimi hatırlattı bana. 90’lı yıllar benim için yaşamsalihtiyaçlarım dışında elimde kalan paranın neredeyse tamamını kasetlere yatırdığım öğrencilik yıllarımdı. (Kaset diye bir şey vardı değil mi hayatımızda?)Müzik şimdiki kadar kolay ulaşılabilen bir şey değildi o zamanlar. Her çıkan albümü, şarkıyı dinleyebilme şansımız olmazdı. İyi bir kaset yakalamışsam hiç yanımdan ayırmaz, nereye gitsem “bunu dinlediniz mi?” diyerek kaseti teybe takardım. (Teyp diye de bir şey vardı, evet!) Sevdiğim bir albümü, şarkı ya da türküyü herkes dinlesin isterdim. İsterdim ki şarkı hiç bitmesin, milyonlarca kez dinleyelim, herkes bu güzelliği fark etsin, tanısın, benim hissettiğim coşkuyu hissetsin. (Hâlâ yaparım arada böyle şeyler.)O kaset uzun zaman çantamdan çıkmaz, nereye gitsem giderdi benimle.Jaguarın Gözleriçok sevdiğim bir şarkı gibiydi, bitmesin istedim okurken ve herkes romandaki karakterlerle tanışsın, onların hikâyesini okusun, mücadelelerini, umudu görsün istedim.
Jaguarın Gözleriyakın dönem politik tarihimize bir bakış, o bakışı bugünle buluşturan ve yarına dair de sözü olan bir roman.Ormanların, meydanların, yaşam alanlarının ranta kurban edildiği; kentsel dönüşüm projeleriyle talanın en şiddetli biçimde yaşandığı İstanbul’da geçiyor hikâye. Yaşamları dostlukla, yoldaşlıkla örülmüş politik üç kadının, bir ölümün -Belgin’in yakın arkadaşı hatta âşık olduğunu farkettiği, politik yol arkadaşları Özgür’ün intiharının-izini sürerken karşılaştıkları ve bir roman konusu olmanın ötesinde ülkemiz açısından hâlâ bir gerçeklik olarak yaşadığımız olaylar çıkıyor karşımıza.
Romandaki kadın karakterlerden özellikle bahsetmek gerekiyor. Edebi eserlerde çoğunlukla karşımıza çıktığı gibi erkek karakterlere göre konumlandırılmış,birbirine rakip ya da kurtarılmayı bekleyen karakterler değil romandaki kadınlar. Aslında onlar, hikâyenin ana kahramanları. Yazan, çizen, araştıran, bulunduğu politik yapıların öznesi olan, yaşamı örgütleyen, birbirlerine sevgiyle, dayanışmayla tutunmuş kadınlarla tanıştırıyor bizi roman. Küçük serasında çiçek yetiştiren ziraat mühendisi Belgin, psikolog Zeynep ve avukat Reyhan’ın ilişkileri, politikada kesişen, dostlukla, yoldaşlıkla sarmalanmış bir ilişki.
Kadınların dertleştiği, birbirini anladığı içten sohbetlere tanıklık ediyoruz roman boyunca. Birbirlerinin yaralarını nasıl sardıklarını; hayatın hoyratlığı, acıları karşısında birbirlerini nasıl koruduklarını, kolladıklarını, sarıp sarmaladıklarını; incelikle, dayanışmayla nasıl da güçlü bir dostluk, yoldaşlık yarattıklarını okuyoruz. Birbirlerini cesaretlendirerek, karşılıklı güç alarak, insani korkularını, kaygılarını da paylaşarak birçok kişinin dokunmaktan çekindiği siyaset- mafya ilişkilerine nasıl çomak sokabildiklerini heyecanla takip ediyoruz. Cesaretleriyle, zekâlarıyla, politika yapma biçimleriyle erkeklerin iktidar oluşturduğu, eril bir alan olan politikada bir itiraz gibi bu kadınların duruşları.
Yazar Banu Bülbül kendisiyle yapılan bir söyleşide, “Kadınların kolektif çözümlere, bir arada davranmaya daha yatkın bir tarafı var” diyerek “gurur, şeref” gibi erkekçe ve Ortaçağcı değerlerin yerine olumlu anlamda dişil mücadele ilkelerini hayata geçirmeyi öneriyor:“Zaten devrimleri erkeklerin yaptığına dair görüş tümüyle bir yanılsamayı ifade ediyor. Hatta yanılsama da dememeli manipülasyon düpedüz. Benim siyasi tanıklığım da okumalarım da devrimci süreçlerin asıl yükünü kadınların omuzladığı yönünde. Böyle gördüğüm için doğalında romanın kahramanları kadınlar oldu.” (https://bianet.org/biamag/toplum/187060-jaguarin-gozleri)
Karakterlerin bu denli güçlü ve hayatın içinden oluşunda Banu Bülbül’ün aynı zamanda iyi bir psikolog olmasının da etkisi vardır mutlaka. İyilikleri, kötülükleri, kahramanlıkları, cesaretleri, korkaklıklarıyla; kırılganlıkları, hayalleri, umutlarıyla hayatın bir parçası olan insanları, güzel dostlukları olan kadınları, başka bir dünya düşüne inanmaktan vazgeçmemiş yoldaşlıkları buluyoruz okurken.
Faili meçhul cinayetlere, siyaset-mafya ilişkilerine, katliamlara tanıklık etmiş bir kuşak olarak gerçekle kurgunun çoğu zaman iç içe geçmiş olduğunu görüyoruz romanda. Cumartesi anneleriyle, kayıp yakınlarıyla, betonlaşmaya, ranta karşı yaşam alanlarını savunanların mücadeleleriyle buluşuyoruz.Kentsel dönüşümle oluşacak göçler, insanların yerinden yurdundan edilmesi, başta Rumlar olmak üzere azınlıklara yönelik 6-7 Eylül saldırılarının acıları hatırlatılarak anlatılmış. Susurluk kazası, Ergenekon iddianameleri, derin devlet tartışmaları, Uğur Mumcu’dan Hrant Dink’e, Tahir Elçi’ye dek tanık olduğumuz birçokkatliamın birbiriyle olan bağlantısını düşündürüyor.
Betonlaşmayı, rant ilişkilerini, doğanın talanına karşı verilen yaşam mücadelesini, ekoloji politikalarını önemsiyor roman ve bütün bu saldırılara karşı bütünlüklü politikalar geliştirmeyi öneriyor. Faili meçhul bir cinayetin, doğanın, yaşam alanlarımızın yok edilmesinin, emek mücadelesinin, yoksullaşmanın birbirinden ayrı düşünülemeyeceğini gösteriyor. Tüm bunlara dostluğun, dayanışmanın, güvenin önemli olduğu örgütlü bir mücadeleyle karşılık verilebileceğine işaret ediyor. Birbirinden farklı muhalif kimliklere sahip olanların, farklı alanlarda politik çalışma yürütenlerin rekabetçi, yarışmacı, ben merkezci olmaktan uzaklaşıp dayanışmasının gerekli olduğunun altı çiziliyor sıkça. Örgütlü-örgütsüz bireylerin, muhalifMüslümanların, feministlerin, LGBTİ’lerin ortak bir mücadeleye dönük yapılan bir toplantıdaki seslerini duyuyoruz kısacık da olsa.Muhalif, örgütlü yapıların insanı yok sayabilen, birey olarak yer alma şansımızın olmadığı, gücün kutsanıp, hiyerarşinin, ayrımcılık biçimlerinin yeniden üretildiği, hantal, bürokratik yapılar haline dönüşebileceğini hatırlatıyor bize ve bunu yaparken bir örgütlenme modeline dair düşünmemizi de sağlıyor roman.
Kitabın adına gelince… aslında hepimizin içinde bir yerlerde olan ama bugün doğadan kopuşumuzla, baskıcı iktidarlarla, kapitalist yaşam koşulları içinde unutulmaya yüz tutmuş özgürlük tutkumuzu hatırlatmak; bize gereken direnme, mücadele gücünün içimizde, köklerimizde olduğunu vurgulamak için Jaguarın Gözleri. Bir gün hepimizin gözleri o ışıltıyla bakabilirdiyor roman.Bugün ihtiyacımız olan da bu değil mi? Her ne kadar yol ve yönteme dair ciddi yalpalamalarımız, farklılıklarımız, kafa karışıklıklarımız olsa da bütün bunlarla  baş edebilmemizi sağlayan, tüm kalbimizle inandığımız haklı bir mücadelemiz; bu mücadelede bizi çok güçlü kılan muhteşem dostluklarımız, yoldaşlıklarımız, dayanışma pratiklerimiz ve dünyayı değiştirebileceğimize dair umudumuz var. Bizi yaşadığımız bu cehennemden çıkaracak olan kendimizden başkası değil.  
Not: catlakzemin.com dergisi için kaleme alındı.

Bir kepçe cesaret de siz almaz mıydınız?

 Tülinay Kambur  

Son yıllarda, hem kendi yaşantıma hem tanık olduklarıma hem de biraz uzaktan izleyip dinlediklerime dair aklımı çokça kurcalayan bir konu var. Şimdiye kadar olanlardan dolayı olabileceklerden çok korkuyorum. Korkuma rağmen görünüp kaybolan cesaretimi hissediyorum, sanki cesaret kaybolup korku tekrar yerini aldığında onu elimde sürekli tutmamın bir yolunu bulmalıymışım, sanki çok cesur insanlar onu sürekli ellerinde tutmanın bir yolunu bulmuş gibi geliyordu. Aklımdaki bu konuyu da sesli dile getirmekten oldukça çekinirdim doğrusu. İşte bu güzel kitabı okuduktan sonra öyle bir cesaret geldi ki bana, Sanki Banu Bülbül bana elleriyle vermiş gibi oldu o cesareti, sesli söylemekten korkmama rağmen bu soruyla yazıma başlamaya karar verdim. Cesur hissetmek için korkudan kurtulmaya gerek var mı?
Jaguarın Gözleri oldukça akıcı, gözlerinizi ayırmadan okuyacağınız, merak uyandıran, anlaşılır, hatta o kadar anlaşılır ki kitaptaki bütün karakterleri tanıyormuşsunuz gibi hissedeceğiniz bir roman. Kitabı okurken sanki bütün karakterler odamda dolaşıyor ya da zaten arka sokağımda oturuyorlar gibi hissettim. Romandaki kişiler Sarıyer’de ormanda yürürken onlarla yürüyormuşum gibi geldi ya da çok zorlu bir yaşantıdan sonra birbirlerine sarılırken sanki beni de sevdiler de ferahladım. Onların yaşadığı duyguları içimin ayrı ayrı yerlerinde hissettim. Hem onları hem kendimi anladım kitabı okudukça. Kitapta hayata dair birçok olgu ve duygu işleniyor. Ölüm, acı, korku, dayanıklılık, cesaret, öfke, suçluluk, aşk, ilişkiler, örgütlülük, arkadaşlık, neşe, kadınlık, erkeklik, mücadele, dayanışma, kaygı, sabır, üzüntü, saldırganlık, yaşama sevinci, canlılık, doğa, hırs, yani insana dair her şey. Bunların hepsi bir kitapta nasıl geçer demeyin, hepsi zaten öyle içi içe ve öyle hayatlarımızın her parçasındaki, yazar bunları dengeli, görülebilir, anlaşılabilir bir biçimde çok güzel bir bütün olarak sunuyor.
Yazarın yukarda saydığım olgu ve duyguları işleyiş biçiminden çok etkilendim özellikle en çok etkilendiklerim üzerine de birkaç kelam etmek isterim. Örneğin acı! Bu kitabın acıyı değerlendiriş biçiminin bana aldırdığı nefes sayesinde ‘acı’ ile başlamak istiyorum. Çok kuvvetli bir duygudur acı, hissederken dayanması çok güçtür. Hele ki ölümden doğru gelen acı dayanması en zor olanlardan birisidir. Ölümün biçimlerinin de acının yoğunluğuna etkisi vardır tabii ki, muğlak bir ölüm, cenazesiz bir ölüm acıyı iyice arttırır. Haksızlık ve adaletsizlikten gelen acılar da en fenalardandır. Öyle ki hem kendi acılarımıza hem de acıları olan kişilerin yanında olmaya, onların acılarını izlemeye dayanmak zordur. Kendi acılarımız için dilediğimiz gibi başkalarının acılarının da hemen geçmesini dileriz. Acı içindeyken ne çok “geçecek” deriz. Bu sözler iyi gelir ancak etkisi çabuk geçer, sanki ısınmak için kibrit yakmaya çalışmak gibidir. Acıyı sahiplenmek ve başkalarıyla paylaşmak gerekir. Paylaştıkça, çevresindekilerin dayanma gücü acısı olana geçer ve ancak öyle daha iyi hissedebilir. İşte Jaguarın Gözleri, acıya dayanma gücü olan insanlarla dolu, acılarına dayandıkça güçlenen, dayanıştıkça acılarıyla başa çıkmayı öğrenen ve birlikte iyileşmenin yollarının arayan insanlarla… Onlar, bazen birbirlerine bazen de doğaya yaslıyorlar sırtlarını, bazen gülerek iyileşiyorlar bazen ağlayarak, bazen ateş böceklerinin ışıklarıyla canlanıyorlar bazen de jaguarın gözleriyle. Peki bu karakterler acıdan korkmuyorlar mı? “Deli gibi” korkuyorlar ama korkularına rağmen vazgeçmiyorlar ve daha çok cesaretleniyorlar mücadele etmek için. Korktukları bir anda roman karakterlerinden Zeynep’in dediği gibi ‘Çoğaldıkça ölüm riskimiz azalır.’ cümlesi bile aslında anlatmaya çalıştığım şeyi özetler nitelikte.

Bu sürrealist duruma karşı…

İşte bu noktada kitapta acı, öfke ve korku duygularının nasıl bir denklem oluşturduğunu da anlayabiliyoruz. Özellikle bu duyguların birbirleriyle ilişkisini yazarın anlattığı şekilde hayatın ta içinden görmek beni çok aydınlattı. Kafamdaki kadim ve deli sorulara ışık tuttu. Örneğin, gerçekten çok ilginç bir sistemde yaşıyoruz. Her zaman tutarlı olmak gerçekten çok can sıkıcı olabilir fakat sürrealist denebilecek bir boyutta yaşamak da bunu pek iyi bir hale getirmiyor. Toplumun bize öğrettiği davranış biçimlerinden sonra tam tersini yapmamızı istemesi oldukça kafa karıştırıcı ve bol acılı durumlar yaratabiliyor. İşte bu sürrealist duruma karşı yazar acı, öfke ve korku denklemini ortaya koyuyor. Bizlere olaylar sonucunda çektiğimiz acıların bizim yüzümüzden olduğu öğretildiyse ve acı çektiğimiz zaman o acıyı bütünüyle hak ettiğimizi düşünürsek ne olacak? Bunun hak edilen bir şey olduğuna inanırsak biz de başkasına acı çektirmeyi kendimize hak görmez miyiz? Durum böyle gelişirse sonunda herkesin bize acı çektirebileceğine inanır ve korkuyla dolarız. Her acı çektiğimizde hem kendimize hem diğerlerine öfkelenebiliriz, öfke ve korku balonunun içine sıkışmak oldukça büyük bir acı oluşturabilir ama artık konu bağlamından bir hayli uzaklaşmış olabilir. Tabii durum böyle gelişirse acı, öfke ve korku denklemin içinde sevgi y’si, duyarlılık z’si ve merhamet x’i yerlerini kaybedebilir ve acımıza, öfkemize ve korkumuza da sahip çıkmak zorlaşabilir. Böyle bir durumda daha çok yalnızlaşabilir daha çok öfke ve korku dolabiliriz ve sonuç olarak başta hak ettiğimize inandığımız acılar için şimdi tamamen başkalarını suçlayabiliriz. Ne sürrealist bir durum değil mi? Peki birçok kişi aynı durumu öğrendiyse ve aynı sürrealist denklemin içine düşecekse neden bazıları bu denklemin içinde debelenir ve nasıl bazıları bu denklemden yeni denklemler yaratabilir. İşte bütün bu soruların cevaplarını merak ediyorsanız kitabı okumanız gerekecek.
Şu an yaşadığımız sistemin sanırım en kötü yanlarından biri de; sadece kendi ihtiyaçlarımızı karşılamanın hayattaki en önemli şey olduğunu bize öğretmesi. Evet herkes öncelikle kendi ihtiyaçlarına bakmalı ve bunları karşılamanın sorumluluğunu almalıdır. Peki diğer insanların ve tüm canlılığın ihtiyaçlarına bakmadan sadece kendi ihtiyaçlarımızı karşılamak mümkün müdür? Şu an var olan sistem, bunun mümkün olduğunu, sadece fiziksel ve zihinsel ihtiyaçlarımızı karşılarsak çok mutlu olacağımızı söylüyor. Peki neden bu kadar çok mutsuz ve yaşama sevincini kaybetmiş insan var? Çünkü başka insanların, hayvanların, doğanın ihtiyaçlarını karşılamazsak onlar da bizim ihtiyaçlarımızı karşılamazlar ve bizim tek ihtiyacımız fiziksel ve zihinsel olanlar değildir. Mesela bütün dünyadaki insanların farklılıklarının çeşit çeşit olması içimizdeki ihtiyaçların da çeşit çeşit olduğu anlamına gelmez mi? Kendi içimizdeki ihtiyaçları tek düze tutmaya çalışırsak mı diğerlerinin farklılıklarından korkarız yoksa diğerlerinin farklılıklarına tahammül edemezsek mi kendi kusurlarımızı tamamen yok etmeye çalışırız? Geldik mi yumurta tavuk mevzusuna. Ya da farklılıkları görmeyi ve anlamayı denersek acaba kendimizi diğerleriyle karşılaştırmak ve yapamadıklarımızla yüzleşmek midir bizi bu kadar korkutan? Peki her şeyi yapamasak ne olacağından korkarız? Her şeyi kendi başımıza yapabileceğimizi ama bir yandan hiçbir önemimizin olmadığını bize söyleyen bir sistem içinde yaşarken farklılıklardan da nefret edersek kendimizle nasıl yaşayabiliriz ki? Kendimizle yaşamaya tahammül edemediğimiz bir noktaya gelirsek özgürlük ve neşe duygusu bize ancak fantezilerimizde yaşatacağımız ama gerçekte habis ve kötücül gibi gelen bir şeylere dönüşmez mi? Neyse ki bu kitap bize bütün bu soruları sorgulatarak, aslında bu işin içinden çıkabileceğimizi ve bütün canlılığa vermemiz gereken kıymeti hatırlatıyor. Doğayla kuracağımız ilişkinin belki de hiç bilmediğimiz veya unuttuğumuz ihtiyaçlarımıza karşılık geleceğini gösteriyor. Birey birey kendi hayatlarımıza kısılıp kalmadığımızda özlemini içten içe çektiğimiz ne de güzel şeyler olabileceğini gösteriyor bize. Kendimizi ve yaşamamızı değiştirmekle başlayan sürecin büyük toplulukları nasıl da değiştireceğini içim cıvıl cıvıl okudum romanda. Herkesin her yerde mutluluğu çılgınlarcasına aradığı ve bir türlü bulamadığı bir dünyada, mutluluğu arama biçimimizi nasıl değiştirmemiz gerektiğine dair önemli yollar gösteriyor roman bize.

Bir korku alana bir cesaret de biz veriyoruz

Romanı bitirdiğimde çok ağladım, hem üzüldüğüm için hem de sıcacık bir mutluluk hissettiğim için. Daha sonra bu yazıyı yazmadan önce ilk okuduğumda çok ağlamamdan mütevellit o kadar nesnel olamayabilirim diye düşünüp bir kez daha o kadar ağlamadan okumaya karar verdim. Peki ne oldu? Bir o kadar daha ağladım. Ama bu o kadar iyi geldi ki bana, yazarında dediği gibi kendimi ‘ruhu yıkanmış, arınmış, gevşeyen, bozulan yerleri gerilmiş, yenilenmiş’ hissettim. Bütün yukarıda bahsettiğim duyguların yanı sıra kitap bize sevgiyi o kadar samimi ve sıcacık hissettiriyor ki. Sevgi duygusunun farklı hissediliş biçimleri, doğallık ve içtenliğin hayatlarımızı ne kadar değiştirebileceği, neşe ve kahkaha dolu yaşamların acıdan o kadar da uzak olması gerekmediği, iştahın, yaşama sevincinin ve umudun nasıl da korkuya, acıya, öfkeye ve kaygıya rağmen dayanışarak hissedilebileceğini gösteriyor bize bu kitap. Belki de olumsuz duygularımıza sahip çıkınca paket program gibi olumlular da yanında geliyordur kim bilir. Duyduk duymadık demeyin, fırsat bu fırsat! Bir acı alana bir neşe bedava! Bir korku alana bir cesaret de biz veriyoruz! Dükkanı kapatıyoruz bu fiyata bulamayacağınız öfkeyi alana mücadele ve dayanışma da bizim hediyemiz, gibi olabilir belki.
Sonuç olarak, böyle bir dönemde, böyle bir kitabın var olması, böyle bir kitabı yazabilecek bir kadının var olması, böyle bir kitabı okumak ve kitap için böyle bir yazı yazmak benim için çok kıymetli.  Çünkü öyle bir dönemde yaşıyoruz ki, bizden, ruhlarımızın çevresine kocaman kaleler inşa etmemiz isteniyor. Kalelerin duvarlarını öyle yüksek öyle kalın inşa ediyoruz ki dışarıda neler olup bittiğini öğrenemiyoruz, duvarların yüksekliği görmek için çok uzun, genişliği ise işitmek için çok kalın oluyor, haliyle dışarıdakilerde içerisi hakkında pek bir şey bilemiyor. Ruhumuzu kaleden dışarı çıkarmamız gerektiğinde ise, fevkalade rahatsız edici ama en güzel kıyafetlerimizi giyiyor, camları perdeli at arabamıza biniyor ve yanımıza onlarca koruma askeri alıyoruz. Varacağımız yerde hep bir saldırı olacağını düşünüyoruz, bu yüzden arabadan inmeden önce çevreyi koruma askerlerine iyice bir kolaçan ettiriyoruz. Kalemize döndüğümüzde ise korkudan yorulmuş bir biçimde günlerce dinlenmek zorunda kalıyoruz. Elbette ki ruhlarımızın duvarları ve kapıları olmalı ama kapılarımız çaldığında duyabileceğimiz mesafede olmak, pencerelerimizden dışarıyı görebiliyor olmamız gerek aksi halde duvarımızın kapısının, içinde timsahların olduğu bir nehrin üzerine açılması oldukça zorlu bir yaşam sunabilir bizlere.

Onların silahı gizlilikse…

Acının ve korkunun geçeceği günü iple çekerken geçen hayatlarımıza acı dolu gözlerle bakmak en çok korktuğumuz son değil mi? Peki bütün bu acılar ve korkular çok gerçek değil mi? Hele ki kadınlar için. Gerçekten de çok gerçek travmalar yaşamıyor muyuz? Ne yememiz, nasıl giyinmemiz, nasıl ilişkilenmemiz, nasıl davranmamız, nasıl sevmemiz, nasıl öfkelenmemiz nasıl sahiplenmemiz gerektiği bize öğretilmiyor mu? Farklı davranırsak toplum bizi ciddi bedeller ödeterek cezalandırmıyor mu? Bunlara rağmen kale duvarlarını inşa etmeden durmak kolay mı? Kesinlikle hayır. Ama yazarın da dediği gibi ‘Aleniyet. Onların silahı gizlilikse bizimki aleniyet olacak’. Zaten kimin acısı yok ki bu hayatta, hepimiz bir şekliyle nasibimizi alıyoruz. Olumsuz olaylar yaşadığımızda dayanma gücümüzü karanlık değil aydınlık yollardan alacağımızı anlatıyor yazar bize. Sezgilerimize sahip çıkarak, görünenin ardını görebilmek için gözümüzün önünü ışıtacak aydınlık bir yoldan bahsediyor yazar bize. Bu yolda giderken içimizin sıcacık, coşku dolu, capcanlı, sevgi ve ferahlıkla atan kalplerimizin acılarımızı ve korkularımızı öğüterek nasıl da cesarete dönüşeceğini anlatıyor bize. İşte bu kitabın her bir sayfasını okurken dünyanın ritmi yüreğimde, bu aralar pek de sık olmayan şöyle derin ve güzel bir nefes aldığımı hissettim.
Banu Bülbül, sanki bir kazanın içine kendi dayanma gücünü, cesaretini, sevgisini, şefkatini, bildiklerini, gördüklerini, duyduklarını, kokladıklarını, samimiyetini, dinginliğini, neşesini ve mücadelesini koymuş, bilgece bunları karıştırarak bir yemek yapmış gibi. Sanki yazar, yaşadıkça ve yazdıkça yemeğin altındaki alev harlanmış ve bütün bunlar lezzetli bir şekilde kaynayarak birbiriyle bütünleşmiş. Her kepçesi bir kitap olmuş ve okuyanların her biri o kepçede olanı içeceklermiş. Ben o bir kepçe çorbayı içtikten sonra dayanma gücümün ve cesaretimin arttığını hissettim, içim umutla sıcacık oldu. bir kepçe cesaret de siz almaz mıydınız?
Hepimize; hep beraber hayatlarımıza sahip çıktığımız, dayanıştığımız, acılarımızın korkularımızın özlemlerimizi, hayallerimizi ve arzularımızı arayışımızı engellemediği, özgürce, sıcacık, neşeli, canlı, yaşama sevinci dolu, mükemmellikten uzak ve umutlu yaşamlar diliyorum.
08062017 sendika.org

29 Mayıs 2017 Pazartesi

İğde Kokusu  

Hiçbir bahçeyi diğerinden ayırmayı beceremeyen
yetişkine acıklı, çocuğa gülünç, hayvana zarar...
Paslı, kırık dökük tel örgülerin
kenarına çöker
Kiremit kırmızısı, kül sarısı toz 
kaçan çocuk gözlerimizi,
ovuştura ovuştura konuşurduk...
Tüm bunlar
düdüklüyken tren...
Çocukken ben...
Oldu...
İğde kokusu,
çocukluğumun ıssızlığı,
"Sıkı can iyi olur" derken sesi gülen dedem,
Yerdeki taşları bir dalla iterken ve gölgede otururken
can sıkıntısından yapılan hayaller...
Issızlıkta üretilmiş heyecan...
Köpek ulumalarından yaratılan kurt adam...
Sıcak, şerbetli, susuz
sarı iğde çiçeğinin kokusu
 Beklemek kokusu...
Beklemekten ve sıkılmaktan ölünmeyen zamanlar...
Beklemekle ve sıkılmakla geçen ömürlere hayretle bakan çocuklar...
Bekleyişleri kesip biçip masal yapanlar,
kiremitten toz üreten rüzgara karşı kukalı saklambaçtan yana olanlar,
Şimdi ne iğde ağaçları, ne de tren düdükleri var
Beceriksiz sınır tellerinin yerinde kaskatı sınırlar...
Yıkılan gecekonduların ve iğde ağaçlarının üzerinden yeniden üretilen mülkiyet...
Oysa anlamıyorlar çocukluk tapulanamaz.
Bende iğde ağaçları hep yanyana...
Sıralı durur çocukluğumun kıyısında...
Bir iğde dalının açmamış çiçeklerini kokladım bugün
İşte çocukluğumun yamacındaydım.
Can sıkıntımdan kurduğum hayalleri,
Köpek ulumalarından yapılma kurt adamları
Bekleye bekleye geçen ömürlerin kavuşmalarını düşledim bir nefeslik kokuda...
İğde ağaçları yanyana durur hep bozkırda...

27 Mayıs 2017 Cumartesi

Vijk Vijk....  

Bir gün yine kazı çalışması yapan Ankara Büyükşehir belediye ekipleri asfaltın altındaki asfaltın altındaki asfaltın altına.... ulaşmaya çalışırken dünyamızın çekirdeğine vardı.
Onların açtığı bir çukura düşüp magma tabakasında eriyerek ölmekten çekinen bir kadın kaldırım taşlarına temkinli biçimde basarak yooo yo kaldırım taşları üzerinde sekerek ilerlerken son derece sinsi bi tasa ayak parmak ucunu değer değmez saç dahil serin bir dus aldı. Ayakkabısının içi vijk vijk öterken gitmeye devam ediyordu. Evin kapısından çıkarken ayna karşısında takındığı güvenli ifadeden eser kalmamıştı ve saçından damlayan çamurlu suları hissederken ağlamamak için kendini zor tutuyordu.
Tam o sirada tekerlekle aynı zamanda icad edilmiş görünen Büyükşehir otobüslerinden biri geçti yanından... Arkasından saldığı kara dumanın bu otobüs ilk bulunduğunda kotu ruhlardan sayıldığını tarih kitaplarında okuduğunu anımsadı.
Yürüdü yürüdü vijk vijk.... Tıp tıp sular damliyor saçından...
Son olarak her yani bariyerlerle çevrelenmiş insan hakları anıtıni gördü. Sanat olsun diye de yapılmamıştı üstelik.
Ne denli fantastik bir kentte yaşadığını düşündü. Gulumsedi uyumsadi. Ansızın güneş de açtı. Üzerindeki çamurlar kurumaya baslamisti.

Hem istifci hem israfçı nasıl mı olunur?  

Kaybettim sandıkların belki kurtulduklarındır demiş Bukowski bir de buradan bakalım.
Ülkemiz insanin mühim bir bölümü kaybetmekle ilgili yoğun endişeler taşıyor. Neyi kaybetmek mi? Herhangi birşey olabilir.
Aslında tabii kapitalizmde kaybeden olmak çok büyük kabustur demek daha doğru... Ama bir zamanlar çok modaydı hani Sevr korkusu (bazıları fobi diyordu) falan... Çakıl taşı bile yitirmemek söylemi misal... Neyse kaygılıyız velhasıl her dönem ve durumda...
Belli ki sorunlu tuvalet eğitimi geçmişlerimiz de var (ne alakası var sorusu için bakınız Freud ve çocukları)
Hem istifci hem israfçı nasıl mı olunur? Hayretle izleyin... Bir yandan kaybetmek için ne gerekiyorsa yapan diğer yandan yitirirse yaşayamayacağını daha da kötüsü yaşatmayacağını söyleyen adamlarla sarılı sanki dört yanımız. Bir gün cebindeki tüm parayı verecek kadar cömert, ertesi gün 3 kuruş için kepazelik edecek denli pinti...
Bir statüko bir alamet... Yıkacağını iddia eden daha da eskisini, kapitalizmin de gerisini "müjdeliyor".
Neyse konumuz vazgeçebilmek, kendisinden vazgeçilmesiyle baş edebilmek... Ne kolay söylenen ve kültürel olarak ne zor yaşanan durumlar...
Boşanmak zor,
Ayrılmak zor (herhangi bir kişi, yer, aile ya da örgütten)
Çocuğun kendi evine çıkması zor
Zor mesela arkadaşınla azıcık uzaklaşmak ama yine de arkadaş kalmak...
Olgunlaşan düşmüyor daldan da ya dal komple kesiliyor ya ağaç yakılıyor sanki...
İşte bunun bir uzantısı ayrı düşmeye ve düşünmeye tahammülsüzlük... Her farklı düşünme halinin ayrılıkla sonuçlanacağı bunun da ölüme eşdeğer olduğu yanlış bilgisi, yanlış eşlemeleri...
Kayıp ve kazanç... İçi sahip olmakla doldurulabilecek kavramlar olmaktan çıksa mesela. Hiçbirşeyin sahibi falan değiliz şu üç günlük dünyada... Ben de olan, benden giden, bende değişen, benle değişen, ölüp de giden, çürüyen, çiçek açan... Velhasıl doğalında olsa doğadaki gibi olsa... Yeter aslında...
NOT: Geçen yıl bugünden... Meğer geçen yıl bugün de aynı olmadan yakın olmanın zorluklarını düşünüyormuşum. Buralarda yaşadıkça milyon yıl düşünürüm. İnsan buradan bakınca neyse ki milyon yıl yaşamıyoruz bile diyor hem 

26 Mayıs 2017 Cuma

Kayıtsızlaşacağım Beddularınıza ve Güvenilmezlerin Çığlıklarına   


BİR olmak, TEK olmak, YEK vücüt olmak sağı solu kapladı. Tek olmamaya, ayrı olmaya, ayrı ama yakın durmaya tahammülü olmayanların ülkesi burası. Yalnızca sağ için söylemiyorum. Yalnızca solun bir bölümü içinde söylemiyorum. Genel bir rahatsızlık... Kütleler birbirine doğru yaklaşıp bir sıcaklıkta erimeye başlayınca ortalık daha da bunaltıcı oluyor. Herkes birbirine “Allah seni kahretsin” diyor. Kimsenin dilinden beddua eksik olmuyor. Hatta mevzu şuna döndü “Allah bu halkın belasını versin bir türlü devrim yapamadı”. Bunu da kim diyor kendini siyasi özne görenler...
Çok çekilmez buralar... Çok gidilmez buralar... Nasıl olacak bilmiyorum.
Bazen bazı sözler oluyor söylemek istediğim. Sahipsiz sözler... Kimsenin yüksek sesle söylemediği... Fısıltıyla konuştuğu kapı arkalarında... Ben söyleyeyim diyorum. Alemin delisi sen misin diyor bir ses içimden. Evet sen diye konuşuyor benimle bazen içimdeki bir ses  Bir garip Banu’yum diyorum ona hem alemin delisi de olurum. Daha evvel de defalarca oldum. Seni kim duyar, hem ne anlamı var. En zoru bu yanıt oluyor kendi kendime verdiğim bu yanıt “Hem ne anlamı var”...
Tekleşmek ne rahattır kim bilir? Kim bilir? Ben değil. Ben bilmem. Daha küçükten ailenin, konu komşunun ihtiyacı gereği beni mahallenin delisi olarak yetiştirdiler. Sonra aklımı tescillemek için psikolog okullarına falan gittim. Her zaman her zaman azınlık olmanın bir yolunu bulan zihnim belli ki yine bir işler peşindeymiş.
Neyse ne diyordum? Kayıp Balık Nemo’yu izlediniz mi? Orada Nemo’nun babası ile birlikte Nemo’yu arayan bir balık var adı Dori. Dori, çok iyi bir balık. Ama hafızası çok sorunlu. Öğrendiklerini çabucak unutuyor, dost canlısı diğer balıklara yardım etmeyi seviyor, iyilerin tarafında... Ama belleği kayıt alamıyor. Sürekli aynı başlangıç “Merhaba benim adım Dori. Tanışalım mı?” Bu ülkedeki belleksizlik bana sürekli Dori ile dolaşıyormuşum hissi veriyor. Zaman kısa, Nemo’yu bulmalıyım. Dori’ye de ihtiyacım var ama sürekli aynı şeyleri anlatmaktan çok yoruluyorum.
Sosyal medya da beddua yeri (tekrar olacak ama çok yadırgıyorum bu bedduaları)... Dilek ağaçları olur ya çaputlar bağlıdır üzerine. Bilirsiniz ki birbirinden güzel dilekler söylenmiştir o çaputlara. İşte buralara da beddualar işleniyor. Veee bana mı öyle geliyor. Giderek daha çok herkes aynı sözü yazıyor. Bir ayin gibi... Tekrarlar, tekrarlar... “Birşey yapın” çığlıkları yazılıyor sakince gülümseyerek çatalına önündeki patatesi batırırken bir genç tarafından. Ben her çığlığı ciddiye alıyorum. Cep telefonun bile olmadığı zamanlardan kalmayım sonuçta... Eski dedim de devam edeyim. Biz eskiden çoook özeleştireldik. Bir şey eksikse memlekette biz yapmadığımız için eksiktir diye bakardık. Genç ve iyiydik. Şimdi ise “Allah belanızı versin” diye bağırıyorlar. Nasıl da büyük bir politik saptama... Çok yoruldum bu kadar dürtülmekten... Kayıtsızlaşacağım beddularınıza ve güvenilmezlerin çığlıklarına mecburen...

23 Mayıs 2017 Salı

ENU'NUN GÖZYAŞLARI

"Yıllar yıllar evvelmiş. Denizi olmayan bir ülkenin güneşi bolmuş. Senelerden birinde kış öyle uzun öyle uzun sürmüş ki güneş sırasını beklemekten usanmış başka diyarlara doğru yol almış. Kışı uzayan ülkenin derdi de çoğalmış.
O ülkenin daracık sokaklarından birinde güneşli günleri, yaz, bahar meyvelerini çok seven bir kadın yaşarmış. Adı Enu’ymuş... Enu, kış boyu yamacılık yapar, yazları ise kır bayır gezermiş. Yamacılık işinin gerektirdiği tüm hünerlere sahipmiş. Eksik parçayı hemen anlar, gözüyle şöyle bir bakar bakmaz ölçüsünü bilir çabucak o boşluğa uygun olan nesneyi bulup eklermiş. Yamayı saklamaktan hiç hoşlanmadığından muhakkak bütünden farklı bir renkte yaparmış eklerini... Ne eksik olmak ayıpmış onun gözünde, ne tamamlamak, ne tamamlanmak... Yoksullardan hiç bir şey almazmış yamadıklarının karşılığında... Zenginlerse zaten eksiği, yırtığı, söküğü saklar ya da çöpe atarmış. O yüzden bizim Enu’da karnını zor doyurur evini de güçlükle ısıtırmış kışları. Ama bahar geldi mi tüm doğa önüne serermiş elindekini, avucundakini... O da bilirmiş zehirli mantarı tıpatıp aynı olan zehirsizden ayırmayı, en güzel balın yerini, en olgun yemişin dalını... Hayvanlar da yardım edermiş Enu’ya... Biraz insan, biraz bitki, biraz hayvan sayarmış kendini Enu... 
Hani demiştik gözleri keskin diye... Hani demiştik biraz hayvan sayıyor kendini diye... Öyleymiş. Herkesin göremediğini görürmüş gözleri... Sol gözü eksik parçanın ölçüsünü alırken kusursuzca, sağ gözü de kalbinin eksiğini anlayıp sevgiyse sevgi, cesaretse cesaret ekleyiverirmiş karşısındakine. Enu, nazikçe ve gizlice yamıyormuş gelenlerin yüreklerini de...
Derken vakit eriştiği halde gelmeyen bahar için sabırsızlandığı gecelerden birinde kaygıyla uyuduktan sonra sağ gözünden dökülen yaşlarla uyanmış rüyalarından... Hemen evinin yamacındaki nehre koşup yüzünün sudaki yansısına bakmış ve sağ tarafının şiştiğini, gözünün içine kan oturduğunu görmüş. Gözünden yine yaş damlamış. Nehrin içine dökülmüş. O anda nehir kötü kokulu bir bataklığa dönüşmüş. Ne olduğunu anlamayarak eve koşmuş. Yoğurt olması için uyuttuğu süte bakarken içine damlayan gözyaşıyla süt de kesilmiş. Ne yapacağını şaşırmış Enu... 
En yakın arkadaşı Befru’ya koşmuş. Ona olanları anlatırken üzüntüsünden ağlamış ve gözyaşını gören arkadaşının yüzünde ansızın beliren uzaklığı, soğukluğu görmüş... Sağ gözünden hiç durmadan dökülen yaşların değdiği her şeyin bozulduğunu anlamış. Dostlukların bile... Bir çeşit zehir olmuş gözyaşı. İnsanlar ona yama yaptırmaya gelmez olmuş. Oysa eskisi kadar güzel, eskisi kadar özenli yamıyormuş. Nedendir bilmiyorlarmış ama ayakları Enu’nun evine götürmüyormuş onları...
Enu üzüntüyle derman araştırırken derdine yıllar evvel doğaya karışan Mavin Kadın gelmiş aklına... Gözünden dökülen yaşları gözyaşı şisesine doldurarak ağaca, taşa değmesine engel olarak günlerce yol almış. En sonunda Mavin’in karşısına varmış. Mavin Kadın’ın saçları birbirine karışmış, vücudunun kılları uzamış, gözleri insana bakmaya bakmaya bakışı başkalaşmış sanki içinde yaşadığı mağaranın bir parçası olmuş. Anlatmış derdini Enu “Her zehirin vardır bir panzehiri... Söyle Mavin Kadın ne yapayım ben şimdi bu gözle, nasıl onarayım, kimi yamayayım”... 
Mavin Kadın şişenin içindeki gözyaşına şöyle bir baktıktan sonra dalmış uzaklara... Epey sonra hayvani bir sesle konuşmuş derinden... “Gözün çoook yorulmuş kendinden ırağa bakmaktan. Kıştan yorulmuş, komşudan yorulmuş. Hep onaran gözün şifasını kesince olanlar bunlardır işte... Güneş bin kere doğsa minnet etmezsin, bir kere doğmasa ona karşı bozulur kalbin. Nehrin, sütün ve dostunun ettiği işte böylesidir. Gücenmeyesin.” 
“Ben şimdi ne yapayım?”
“İster benimle kal burada... İstersen sev gözünü biraz.”
“Sevmek mi nasıl?”
“Bir ömür nasıl sevdiysen insanları, sevgi, merhamet, cesaret, eksiği görüp nasıl onardıysa bu emektar gözün, şimdi sen de ona ihtiyacı olanı vereceksin. Önce anla neye bakmak istiyor? Nereyi istiyorsa oraya götür, kimin gözünde durmak istiyorsa oraya bak durmaksızın... Hangi suyla yıkanmak istiyorsa orada yıka... Bunları ben diyemem sana... Sen ki iyi ölçü alırsın, kendini bilmeyen insanın dermanından anlarsın var git bul gözünün istediğini... Gözden gönüle akacak olanı bulunca baharı yazı da bulacaksın nasılsa. Hem oyalama beni işim çok burada...”
Enu, Mavin Kadın’ın ne iş yaptığına, meşguliyetinin ne olduğuna akıl erdiremeyerek oradan uzaklaşırken onun uğraşını biraz olsun anlasa kendi derdine de çare bulacağını biliyormuş. İçi umutla dolmuş, gözünden akan yaş ise şimdiden azalmaya başlamış bile."  

Not: Sağ gözümde oluşan tuhaf gribal durum nedeniyle yaşadığım halden, kendi gözümden akan yaştan aldığım ilhamla yazdığım masaldır. Şöyledir;