12 Temmuz 2018 Perşembe

Trenler  

Ne kadar benziyorlar bize, tanıdıklarımıza... Sanki dertlerini biliyorum gündemlerini. Tanıyor gibiyim her birini. 
Eskiden trenler güvenliyken, endişe duymadan camdan dışarı bakıp hayaller kurabilirken Ankara Garı neredeyse benim bizim de ölebileceğimiz zaten biz gibilerin ve bir parcamızın yittiği bir katliamla anılmıyorken Haydarpaşa "Memleketimden İnsan Manzaraları" idi. Şimdi her yer can pazarı. Bir kez daha "dağılmış pazar yerlerine benziyor memleket"...
Eskiden trenlerin restorant vagonunda birer bira içerek kendine has sallanma sesi eşliğinde en koyu sohbetlere dalardık. O zaman teknoloji bu kadar gelişkin değildi. Böylesi tren kazaları olmuyordu.
Eskiden dedemlerin orada Sincan'da evin biraz ilerisinde tren yolu vardı. Annem o trenlerin camından atılan dergileri okuyarak ve radyoda temsil dinleyerek büyümüş. Benim de çocukluğum biraz da tren yollarında geçti. Çok anım var trenlerle tren yollarında... Dedemin bir komşusu vardı. Heidi'nin dedesine benzeyen... Kocaman elleri vardı. Demiryollarında çalışırdı. Her sabah işe arkasındaki bir köpek sürüsüyle 40 dakika yürüyerek gider akşamları öyle eve dönerdi. Köpekler için yiyecek toplar bayat ekmekleri taslara ıslatırdı. Korkulu bir merakla bakardık ona insanlarla çok konuşmazdı. Çocuklarla bile. Köpeklerle konuşuyordu o.
Diyorum ya o kaza yapan trendeki insanları tanıyorum diye... Çocukluğumdan tanıyorum okulumdan sokaklardan tanıyorum. Onlar bizim gibi... Bizim gibiler ölürken eksiliyoruz. Yasımız kekremsi çok buruk acımız yüreğimiz kavruk...Yurdun dört bir yanından gelen haberler canımızın, yasımızın, acımızın, derdimizin, mutluluğumuzun değersiz olduğunu haykırıyor. Bize kötü davranılıyor. Bu ara çağrışımlarım hep aynı yere denk düşüyor. Hep bu "incelikler yüzünden" oluyor. Ölüm ihtimalimiz kaygılandırmıyor varlığımız değerli bulunmuyor madem birbirimizi duyalım, birbirimizi analım, birbirimizi kollayalım ölümde de dirimde de...
İşte onlar, tren kazasında can verenler... Her biri bizim yakınlarımıza benzeyenler.

5 Temmuz 2018 Perşembe

Seçim 2

Hayal kırıklıklarının ülkesine hoşgeldiniz! Burada sonucu bilseniz de üzül üzül üzülürsünüz. Her yanınızda cam kesikleri gibi ihanet yaraları hisseder ama yine de vazgeçmezsiniz. Hem vazgecseniz nereye cekileceksiniz? Burada her türlü güçlenirsiniz. Yüreğinizin her yani kas yapar yapar durur. 
Ben ki bu sonucları (Chp nin son hareketi dahil MHP nin oyu haric) tahmin etmiştim. Ama insanım ki yine de üzüldüm. Keşke beni yanıltsaydin be Türkiye keşke utandirsaydin.
Iyi geceler gelecek güzel günler her nerede yaşıyor yasatiliyorsan.
Şimdi uyuyayım. Bu ülke uyanıkken çekilmiyor şu an...

Her sol seçmen gibi mutsuz ve öfkeli bir secim gecesi geçirdi. Çocukluğunun seçim geceleri geldi aklina. "Babam da böyleydi" diye düşündü. Bu ülkenin toprağı böyleydi biraz. Biraz da biz öyle kendi kendimize anlatmayı propaganda örgütlenme saydigimizdan. Diye diye düşünürken bir arkadaşının esprisine güldü. "Sandıkları oyları korudum hiç aklıma gelmedi başkan adayını korumak. Bir dahakine onu da koruycam" Güldü. Arkadaşını adaya sandalye gösterirken düşündü "Otur bakayım şuraya. Çay içer mısın? Bi yere ayrılmak yok haa"
Tek tek insanların yüzüne bakıyor anlamaya çalışıyordu kime oy verdi acaba? Ve en önemlisi neden?
Olsundu. Yolun ne başı ne sonuydu. Yaşadığım müddetçe bulunduğum her yerde kimden gelirse gelsin her haksızlığa mevcut gücümü zorlayarak karşı duracağım arayacağım yol bunun yolu olacak yine diye düşündü gülümsedi. Daha çok gençle daha çok çocukla daha çok çalışmak ve daha çok yazmak...
Yok öyle indirmek yüzü yere. Hem biz neden eğelim başımızı. Bu sokaklar bizim bu ağaçlarla kuşlarla çoktandır tanışıyoruz. Bu insanların yürek dilini biliyorum. Nerede zehirler insanı nerede şifadır biliyorum. Yok öyle vaz geçmek bu işten. Diyor ya türkü "derdi güzel"... Hiç bir şahsi menfaat gözetmeden çalıştı insanlar dün ve aylardır. Derdi guzel bunca insan varken neden Ankara'ya da bir Diyarbakır sevinci gelmesin ama secimle ama değil.
Gülümsedim gülümsüyorum biraz yorgun biraz hüzünlü tarafından da olsa. Öfkem mi o zaten cepte fakat hepimizde ondan çok var diye şimdilik orada tutuyorum size değil muhattabina gösteresim var kendisini.

25.06.2018
Seçim 

Kızımın benim için yaptığı bileziklerimi taktım. Uğur getirir diye düşündüm. En büyük uğurum kendisi zaten. O da yanımdaydı. "Ben de oy kağıdı istiyorum" dedi kızım. "18 yaşına kadar vermezler" dedim. "Bu bence büyük haksızlık" diye de ekledim. Tanıdığım bir çok çocuk tanıdığım bir çok yetişkinden daha sağlıklı düşünüyor çünkü. 
Sabahtan bu yana çok enteresan oy baskısı haberleri alıyorum ki bizim karşı binanın içinden oy ve pusulalar bulundu. Maliye ve polis ekipleri gelip aldılar. Neler neler görüp duyuyoruz şimdiden.
Şimdi akşam nasıl olacak? Oy vermek ve seçim sonucu işi bile bunca heyecanlı bir işe dönüştü ya... Memleket değil lunapark korku tüneli mübarek.
İşte diyorum bu boncuklar gibi rengarenk ve yanyana... Doğal farklılıklarlımızla yapay hiyerarşilere karşı her zaman her durumda kim olursa olsun başkanlığa karşı (biliyorum bir başkan adayı için oy kullandım ama neyseki kaba materyalist değilim az buçuk diyalektik düşünebiliyorum) bir arada duracağımız günleri özlemle bekliyorum. Özlemle çünkü sanki bir zamanlar öyle bir hayat sürmüştüm. Sanki ben çocukken sanki insanlık çocukken...
Zihnimden gönlümden ufkumdan bir an olsun uzaklaştırmıyorum başka bir dünya özlemini... Çünkü oy verirken de unutmuyorum kahvaltı ederken de oyunu satana ters ters bakarken de "Ne o, ne o, ne o/Deniz olunmalı" Ve o iş gündelik hayattaki dönüşümün işi... O iş başka iş... Ama işte biraz nefes istiyorum, diliyorum.
Akşamı bekliyorum. 24.06.2018
Lavinia ve Geceler 

Ne garip benzer heyecanları paylaşan milyonlarca insandan biri olmak... Ursula Le Guin in Lavinia'sini okuyorum bugünlerde büyük bir keyifle. Geçmişi düşünerek bugünden kaçıyorum bir bakıma. Lavinia bir mitolojik kahraman. Bir ya da bir kaç destanı kadınların gözünden anlatıyor Ursula. Truva önlerinde bekleyen Yunan ordularını düşünüyorum. Aeneas onderliginde gemilere binip yola çıkan Truvalilari onların Lavinia'nin ülkesine varisini. 
Binyıllardır insanlar ne heyecanlı geceler yaşadılar diye düşünüyorum. Daha da nicelerini yasayacaklar, yasayacagiz belli ki... Bir savaşın bir seçimin bir önceki gecesi... Özellikle kritik olanları. Bu geceki gibi ne çok gece yarınki gibi ne çok gün geçirdi insanlık.
Bir sunağa gidip kapısında uyusaydık yıldızların altında. Kahinlerin rüyamıza gelip bize öngörü sezgi bahsetmesini bekleseydik. Ursula'nın anlattığı o kadınlardan biri olsaydık. Erkek şairlerin binlerce sayfalık şiirlerinin yalnızca bir mısrasına süs diye işlediği ama aslında ne destansı hayatlar yasayan o kadınlardan biri bize yol gösterseydi bu karanlıkta. "Barış adına özgürlük için" diye başlasaydı söze kahin... Karanlık bir orman aydınlansaydı sonra günün ilk ışığıyla ve biz bilerek gelmekte olanı daha sağlam bassaydık o patika yola ayağımızı.
Tabii ki biliyorum eninde sonunda "denizlere cikacak" bu patika yol... Yokuş tırmandık epeydir elbet ineceğiz bir tepeden aşağı rüzgara bırakıp kolları bacakları saçları...
Umarım yarın biraz olsun hissederiz yokuş aşağı koşmaya benzeyen bir özgürlük duygusunu. Rüzgar yüzünüze değsin dilerim uçuşsun saçlarınız, zaferleriniz, hayalleriniz...
Güzel rüyalar olsun sonra güzel bir gün doğsun... 23.06.2018

11 Haziran 2018 Pazartesi

Seçim çalışması olarak “süt kardeşler”i izle(t)mek   

Olayı hepiniz biliyorsunuz. Yine de bellek tazeleyelim.
“Adile Naşit’i seçim için reklamda kullanan AKP’nin sözcüsü Mahir Ünal, “Diyorlar ki ‘Biz tekrardan eski Türkiye’yi getireceğiz’. Hangi Türkiye? ‘Adile Naşit’in ninni okuduğu Türkiye çok güzel bir Türkiye’ydi.’ Valla o Türkiye sizin için çok güzel bir Türkiye olabilir ama o Türkiye bizim için tam bir kâbustu” dedi.”
Aynı gündü, kızımı almak için  anneme gitmiştim. Televizyonda Süt Kardeşler filmi vardı. Defalarca izlediğimiz filme takılıp kaldık yeniden. Hep birlikte gülüyorduk. Annem, ben, kızım… Üç kuşak kadın…
Kızım filmi çok beğendiği için daha sonra tekrar izlemek istedi. Keyifle izledik. Tekrarlar ve tekrarlardaki iyileşme hali… Bir geleneğe dönüşen filmler… Bize bizi anlatan… Onların pek çoğunda oynayan muhteşem bir oyuncu… Adile Naşit…
Düşündüm sonra bu da bir seçim çalışması değil miydi? Olamaz mıydı? Süt Kardeşleri izlemek mesela… Pekala olabilirdi. Şimdi anlatacağım nedenlerini.
Süt Kardeşler’de Osmanlı dönemi genellikle yapıldığı gibi milliyetçi bir kahramanlık hikayesi olarak anlatılmaz da senin benim gibi insanların yaşadığı gülünebilecek bir dönem olarak sahnelenir. Şener Şen’in canlandırdığı paşa karakteri nezdinde, ilk sahnelerde Şaban’la Ramazan’ın diyaloglarında militarizmin katı ciddiyeti ortadan kaldırılır. Aile deseniz boşanmalar, evlilikler iyice karışan aşklar derken, kutsal değildir artık. Rakı da içilir, küfür de edilir. Küfür dediğin de “eşoğlueşektir” ki buradaki eşek sevimlidir. “Yeni” Türkiye’de film gösterilirken rakılar iyice buğulanır tanınmaz hale getirilir, “eşoğlueşek” derken karakterlerin sesi kesilir. Ama peki filmin öyküsündeki asıl suç hangisidir? Rakı içmek mi? Birbirine eşek demek mi? Yoksa insanları kaçırıp konağı satmak için yalanlar söyleyip dümenler çevirmek midir?
Filmde Melek Hanım’ın sahip olduğu konakta pek çok kadın yaşamaktadır. Bahriyeli Paşa (Şener Şen) Melek Hanım’ın kardeşidir. Konakta gözü olan adam (Şener Şen’in babası Ali Şen’in oynadığı) eve sahip olmak için bir plan yapar. Oğlunu Melek Hanım’ın kızı ile evlendirir. Sonra başta Melek Hanım olmak üzere konaktaki tüm kadınları dağıtmak için onları delirtmeye karar verir. Kahya ile anlaşarak onu gülyabani kılığına sokar. Ve olaylar gelişir hepimizin bildiği gibi…
O konakta yaşayanların bizler olduğu, gündelik telaşlarımız içinde öyle böyle mutlu olabildiğimiz ortadayken kahya kim, konağı satmak için göz koyan kim varın siz düşünün. Bizi delirtmek istiyorlar doğru, korkutuyorlar gerçek ama bir yandan biliyoruz “gülyabani yoktur” ki… Filmdeki ev halkı gibi biz de kapanlar kuralım bahçemize, peşine düşelim hayaletin ve çıkaralım maskesini… Unutmayalım hiç bir gerçek zinimizdeki “kabus” görüntüleri kadar korkutucu olamaz. Gücümüz ölçüsünde her birimiz gülyabanilerin üstüne gidelim.  Güç dediğimse kişiden kişiye durumdan duruma değişir sonuçta. Gücü taşımak bir bayrak yarışı hem. Bugün o yarın sen öbür gün ben…
Filmde Ramazan, Şaban, Bayram birbirine karışırken, paşalık da, adlar, mevkiler de ilişkiler de karışır. Her şey nizami olsun, kadın görünmez olsun, paşa sorgulanmaz olsun, kocaya, egemene gülünemez olsun isteyenler elbette bu filmlerden de rahatsız olur, oluyor. Adile Naşit nezdinde ise başroldeki kadından, Anadolu’daki Ermeni, Rum varlığından rahatsız oluyorlar. Biz ise en öndeki kadını, Anadolu’daki farklılıkları hem doğal buluyoruz, hem de daha daha görünür kılmak istiyoruz. İnatla değil sadece, sevgiyle, bilgiyle, neşeyle, cüretle istiyoruz.
Filmde paşa sürekli “babanı da sevmezdim zaten” diyor Şaban’a. Şaban’lar değişiyor ama Paşa’nın ona olan duyguları değişmiyor. Biz de olayı kişisel algılamıyoruz haliyle… Bizi sevmeyenler Adile Naşit’i de sevmiyordu zaten, bizi de sevmeyecekler. Aramızdaki karşıtlık giderilemez cinsten. Birimizin rüyası olan diğerinin kabusu oluyor çünkü. Ben Adile Naşit’i izleyerek büyüdüm. “Hadi bakalım kuzucuklarım, iyi uykular” dediğinde ikiletmeden yatağıma gittiğimde küçücük bir çocuktum. Kim bilir kaç kez güzel rüyalarımda onu gördüm, öldüğünde ne kadar üzüldüm. Sizin içinse kabusmuş o günler. Rüya göremiyorsunuz belki de… Hep kabus.
Sevmeyi, kardeşliği, süt kardeşliği, aşkı, göz koyulan eski konağı, üçkağıtçıları anlatıyor genellikle bize bizi anlatan bu filmler… O filmlerde Keloğlan’dan bugünlere gelen bir Şaban karakteri var muhakkak, hepimizin belleğinde yer eden bir anne var gülerken göbeği oynayan, çocuklarının iyiliği için telaşla koşturan. O anneye can veren bir kadın var. İçimizde iyiye dair bir imge, onarıcı birleştirici bir sembol, bir evi, bir konağı yuva yapan anne… Adile Naşit kim derseniz o işte. Nasıl olur da ona kabus denebilir? Varın siz düşünün. Aramızdaki Adile Naşit’leri aramızdaki Şaban’ları koruyun, koruyalım. Yoksa hiç birşeyin tadı kalmayacak o kahya ile azmettiricisi adamın ruhsuz, kurnaz yüzüne dönecek koca ülke… O konağın halkı gibi koruyalım birbirimizi, hemen koyvermeyelim, kaçıp gitmeyelim aramızdan birilerinin kendisini çaresiz hissetmemesi için, delirtmek istediklerini delirtemesinler diye bir arada duralım.
Bu ülke, bu dünya o filmlerdeki gibi olsun istiyoruz, şakacı, neşeli, hata yapabilen, aşık olabilen, istiyorsa içebilen, arada kimseye zarar vermeden öfkelenebilen… Siz ise ruhsuz olsun istiyorsunuz. Cansız, soluk bile değil renksiz olsun. Kahkaha hiç olmasın belki bir küçük “tebessüm” dudaklarda… O da içten gelmek zorunda değil otorite şaka yapıyor göründüğünde otomatik bir ağız hareketi gibi… Biz öyle olamayız, istemeyiz de zaten. Kendimizi ne zaman ruhsuz, cansız hissetsek hemen bir sorun olduğunu düşünür dünyamızın renklerine kavuşması için çözümler düşünürüz. Sadece kendimizi iyi hissetmek için değil etrafa da bulaşmasın coşkusuzluk diye…
Başrolde Adile Naşit… Hep öyleydi, şimdi bedeni hayatta değil ama o hep başrol kalacak gönüllerimizde. Hem bizim filmlerimizde, gönüllerimizde başrol tek adamda ya da kadında da değil zaten…
Şimdi tekrar söylüyorum. Seçim çalışması olarak önerimdir. Çocuklarla beraber Süt Kardeşler’i izleyin. Bilhassa kadınlar yürütsün bu faaliyeti. O esnada ütü gibi kahvaltı hazırlamak gibi işler varsa erkekler bir zahmet yapıversin onları da… Bu Pazar sabahı mesela. Bir seçim çalışması olarak izlesek sonra düşünsek bizim konağı nasıl koruruz onlardan?

29 Mayıs 2018 Salı

"Ama Zarlar Hileli!"...  

Bu ara hayat her yerden bu sinyali veriyor. Hileli zarlara rağmen oyuna devam mı etmeli? 
Öylesine acayip ki işler, kuralına göre oynamaya çalıştığım her oyunda mızıkçılık... 
"Zarlar hileli, oyuncular mızıkçı doğru ama sen de pek şanslı sayılmazsın." Doğru hele bu ara hiç mi hiç şanslı sayılmam... Sıra almak için bekliyorum misal tam bana geliyor makinenin başına geçme hakkı, "Sıra bitti üzgünüz" diyor birileri... Düşündüklerim yanlış çıkıyor, yaptıklarımın önemli bölümünün boşuna olduğunu öğreniyorum. En zorları misal sonu baştan belli bir oyun için heyecanlanıp kazanma ihtimalin üzerine düşünmek (bunlar hep mecaz tabii daha açık yazsam mevzular sıkıcı epey) hayal kurmak ve sonra boşuna imiş demek...
Bilemiyorum ne desem nasıl söylesem...
"Her şeyin ertelendiği bir ülke varmış".
Bana zarlar hileli, oyun arkadaşlarım mızıkçı ya da şansım da kötü ama umarım ülke için böyle olmaz diyeyim ne diyeyim. Herkes hayaller kuruyor zira... Bir de üstelik kurmayanı azarlıyorlar. Bir de üstelik konuşmak yasak... Yasağa aldırmam da en üzücüsü faydasız olması sözün. Çünkü sen git onu bilmem kime söyle diyorlar, öyle deme böyle de diyorlar onun sırası değillerle geliyorlar. Sonra yutkun yutkunabilirsen...
Neyse ben de durumlar böyle birkaç haftadır, hileli zarlarla kumar gibi bir şeylerin olduğu masalarda, ne dediğini hiç anlamadığım (zaten o kart kağıt masa oyunlarından da hiç anlamam, satranç bile oynayamam) insanlarla cebelleşip duruyorum ve şansım da pek yaver gitmiyor. Ama pes ediyor muyum elbette hayır...
Bence biz her türlü sonuca karşı bir adım sonrasına hayal etme, muhalif olma, eyleyebilme gücü bırakalım kendimize. Bak Gezinin yıllar dönümü günlerindeyiz. O günlerden kimler kaldı geriye? Geriye hatta ileriye kalabilmek için dikkat edin, edelim kendimize. Bana anımsamak iyi geliyor, zarların hileli olduğunu, kapitalizmin pek çok kurumunun da kumar masasından farksız olduğunu... Başka bir şey gibi görünebilir hatta kapısında "Kumarla Mücadele Derneği" yazabilir ama görünene değil kapının arkasındakine bakalım ve birazda buradan bağıralım "Ama zarlar hileli"...
"Tekleşmek" ve "adamlaşmak" daha kötüsü "tek adamlaşmak" hallerine ayrıca değinmek isterim. Biraz güç toparlayayım da...

17 Mayıs 2018 Perşembe

Hamlet  

Psikesinemanın bu sayısında Hamlet'i yazdım.
"Hamlet’in içinde açığa çıkan gerilim, bastırılanların başka kılıklarda ve zorlayıcı dinamiklerle geri dönmesi, büyük ölçekte saray için de geçerli oluyor bir yandan. Çatışmaların kanlı biçimde çözüldüğü saraya son sahnede giren Fortinbras, tahta geçerken “Cesetleri kaldırın” diyor. Böylece yeni kuşaklara yol veremeyen, sırası gelince sahneden çekilip onlara alan açamayan Danimarka Krallığı, genç kral Fortinbras’ın egemenliğine geçiyor. Eski kuşakların kendi arzularıyla genç kuşakları meşgul etmesi, sahneyi onlara bırakamamasının çocukluk düşlemlerinin bastırılmasını ve yerine yetişkin uğraşlarının geçmesini engelediğini de gösteriyor Hamlet bir kez daha bizlere."
Görüntünün olası içeriği: bir veya daha fazla kişi ve yazı