18 Ağustos 2016 Perşembe

NASIL  BAŞETMELİ ?  

Sosyal medyadan, gazetelerden ekran sayfalarından aşağı doğru indikçe gerçek hayatlar ve gerçek ölümler gözlerimizin önünden geçiyor birbiri ardı sıra...
Sıra sıra sıralanıyor ve gözümüzün önünden geçiriliyor kelepçeli insanlar... Onun da plastiği çıktı tabii herşey gibi... Plastik kelepçelerin tersi var düzü var. Özgür Gündem kaçıncı kez basılıyor. Yıllarımız Özgür Gündem’in haberleriyle ve Özgür Gündem’le ilgili haberleri okumakla geçti. Öldürülen muhabirlerini, bombalanan binalarını okuduk. Kapatılma kararlarını, gazete baskınlarını... Okuyarak, ziyaret ederek tanıklık ettik. Bundan sonra da Özgür Gündem hem haber yapmayı hem haber olmayı bir biçimde sürdürür elbet.
Sıra sıra ölüler toz toprak içinde göçük altında yatıyor. Bugünlerde yıldönümünü yaşıyoruz 99’da olan büyük depremin... Binlerce insan öldü. Daha da çokları kat kat çokları bu anıyla yüreği yaralananlar yani bizler... Hepimize her türlü felaket değiyor artık. O felaketlere dair anısı olmayan yok. Depreme teması olmayan hane halkı mı var...
Soma davası yaklaşıyor bir kez daha. Bilirkişi raporu şirket sahipleri delilleri karartmış diyor. Biz bunları ancak bizim basın sayesinde öğrenebiliyoruz. Onlar sayesinde üzerine gidiliyor haksızlıkların... Onlar da defalarca tehdit, kapatma, gözdağı... Oysa genel olarak kitleler, başına bir iş gelmeden hem de kitlesel bir katliam gelmeden pek de haberdar olamıyor kendisini anlatan basından... Milyonlarca emekçi, Birgün'ü bilmiyor Özgür Gündem'i, Evrensel’i, sendika.org'u öğrenemiyor büyük bir hak kaybına hatta can kaybına uğramadan... Neden mi? Nedenini tartışmak bu yazının sınırlarını aşar. Ama birazı maden işçisinin yerin altına, köyüne sıkıştırılan hayatında, o yoksullukla boğuşan gündelik yaşamında bir kısmı işte onu anlatan basına yönelik bunca yoğun baskıda bir bölümü de genel olarak solun çalışma planlarının eleştirisinde saklı...
Ve tabii gözümüzün önünde toprağın altında kömürün karasına bulanmış yatıyor ölüler bu defa...
Sözcükler anlamını yitirirken, çözülürken birer birer taşlaşıp tıkıyor boğazımızı... Kah Özgür Gündem'den zorla çıkarılan gazeteci oluyoruz kah göçüğün altında ölümü bekleyen çaresiz kişi ya da madenin altındaki bir işçi... Aslı Erdoğan oluyoruz alakasız sorgularda bir yazar daha... Neredeyse gözaltı anısı olmayan edebiyatçımız yok.
Peki bütün bunlarla birlikte, bu saldırılara karşı ve bunlara rağmen... Hangi formu seçerseniz seçin birşeyler yapmak için temel dayanaklarımız neler olacak? Elbette herkesin aklına gelenler dışında birşey söyleyecek değilim ama bugün özellikle tarih bilincine sahip olmanın ne denli mühim olduğuna vurgu yapmak istiyorum. İnsanın doğumunu düşünün. Bebek için doğumla beraber maruz kalınan ses, ışık, bir sürü hareketli görüntü ne kadar korkutucudur. Sonra deneyimler ufak ufak birikmeye başlar. Bazı insanların varlığı güven anlamına gelir. Bazı sesler rahatlatıcı olur. Tüm bunlar iyi deneyimlerin birikmesiyle sağlanır. Bazı uyarıcılar da tersine korkutucu ve tehditkar algılanır. Peki nasıl yine deneyimle... İşte bu deneyimlerin birikmesi aslında hayatta kalma becerisini beraberinde getirir. Bellekte biriktirme süreci anlamlandırmadan bağımsız düşünülemez.
Bütün bunları niye söyledim şimdi? Ne alakası var bebeğin haliyle bizim halimizin? Demem o ki bizim deneyimlerimiz de kaçbin yıllık sınıflı toplumlar tarihi boyunca birikti, birikti. Eğer o deneyimleri anlamlandırıp belleğimizden gerekli zamanlarda geri çağıracak biçimde işlemezsek aklımızı devrede tutmamız mümkün olmayacak. Aklımız devrede olmazsa mütemadiyen hata yapacak ve yenilip duracağız. Bunu anımsatmak için bunca lafı ediyorum. Mazlum edebiyatından çok çektik bu coğrafyada... İslamcılar devletin bir düzeyde sahibi olmayı her zaman başardığı halde baş yana düşük bir mağduriyet bir mağduriyet... Bizim çok gerçek mağduriyetlerimiz var biliyorum. Çok haksızlığa uğradık doğru. Bunları anlatmak başlı başına bir iş kim reddedebilir ki... Ama işte artık gördüğümüz zulümleri konuşmanın ötesine geçebilecek miyiz onu merak ediyorum. Gezi’de mesela bir parkı yıktırmadık. Bu iş büyük mü, küçük mü derdim bu değil. Minik de olsa zaferler kazanmaktan söz ediyoru. Kazanılan zafer minik de olsa, büyüklerinin kazanılabileceğini gösteren gerçekbir tarihsel deneyimdir çünkü... Hayatta kalma becerisini artırır.
Bu ara olaylar genellikle şöyle gelişiyor. Bizi çok üzen, çok öfkelendiren, çok korkutan (bu duygulardan herhangi biri öne çıkıyor olabilir) bir olay yaşanıyor. Sonra üzülmek, korkmak ayıpmış gibi yaklaşıldığından sadece öfke duygusu kabul gördüğünden her türlü duygu öfkeye devşiriliyor ve bir ödeşme, intikam mantığıyla işe girişiliyor. Tabii işe öfkeyle işe girişene dek yürünen yolda sıvışan da çok oluyor. Hani reddettiğiniz korku ve üzüntü duygusu ağır basanlar çoktan evin yolunu tutmuş oluyor. Öfkeli bir grup insan bir yerlerde korkulu ve üzgün kalabalıklar adına sonuçlarını yeterince görüp gözetmediği birşeyler yapıyor. Egemenler böyle yaklaşmıyor oysa... Onlar çok öfkeliymiş gibi göründüklerinde bile akılları yettiğince soğukkanlı çıkarlarına uygun planlar yapıyorlar. Bizim cenahta ise sürekli yoğun ve başa çıkılması zor duygular yaratan olaylarla karşılaşıp o duygudan bu duyguya bu duyguları da inkar ede ede ilerleyen akla da yazık ki yeterince yer açılamayan bir yoldan ilerliyoruz.
Sonuç olarak demem o ki; “böylesi görülmedi” “dünyanın sonu geldi” diye bağırmadan önce bir nefes alın düşünün. Daha önce neler neler yaşandığını göreceksiniz. Birey birey grup grup insanlardan değil de insanlıktan söz ediyorsak bin beterleri geldi insanlığın başına... Çok daha korkulu eşiklerde beklediğimiz oldu. Hala zaferler kazanmak için yığınla olanak var ve küçük burjuva umutsuzluğunun, çaresizliğinin, belleksizliğinin, herşeyi kendisiyle başlayıp kendisiyle bitirişin zihinlere egemen oluşu yetse ya artık... Elbette insan kendini çaresiz umutsuz da hissedebilir. Ama bu duyguyu yaymaya çalışmak başka şey başetmeye çalışmak başka... Aradaki farkın sınıfsal anlamları olduğunu anlatmaya çalışıyorum.

Geçmişle bugün arasındaki en önemli farklardan biri sürekli haber alıyor oluşumuz. Sürekli haber alabiliyor olmak kimi duyguların yoğun yaşanmasına ve üzerine uzun boylu düşünülmemesini destekliyor olabilir mi? Bunca yanlış haberin ortalıkta bu kadar rahat ve uzun yollar aşarak dolaşması da buna işaret değil mi? Mesela en son “durum ciddi” diye başlayan bir facebook paylaşımı nasıl da dolaştı ortalıkta. En aklı başında olduğunu düşündüğümüz insanların bir kısmı bile paylaşmadılar mı?Sürekli haber almakla birlikte çok kıymetli birşeyi daha harekete geçirmek iyi olmaz mı sizce de? Düşünmek ve geleceği emekten, barıştan, dayanışmadan, yaşamdan, sevgiden yana değiştirmek için planlar yapmak... 

12 Ağustos 2016 Cuma

DÜNDEN DEVAM

"Konuşmalıyız"ın susmalıyız versiyonunu yazmak istedim bugün de... Dün o paylaşımı yapar yapmaz eksik kaldığını hissediyordum. Neyse dedim fırsat bulunca tamamlarım. 
Şimdi tabii hayatta doz mevzu çok önemli... Yeterince ile yakın anlamlı bir kararınca sözcüğü var. Onu kullanmak istiyorum İşin özü şu ki; kararınca konuşmalı ve vakti gelince susmalıyız. Ve bir ek: Bu iş çok zordur. Bazen de bazı ilişkilerde tümüyle sessizliğe gitmek iyidir. Sonsuza dek sessizliğe...
Dünkünden farklı birşey söylemiyorum işin bu yanından da bahsetmek istedim. Sizinle öyle duvara konuşur gibi konuşan, sadece kendi ihtiyacına yönelik konuşan insanlardan derhal ve bazen de sessizlikle kaçınız derim. Hani ne derseniz deyin söze "ben" diye başlayan insanlar vardır ya... Onlardan söz ediyorum.
Bir ilişkide kendinizi sürekli ısrarla anlatmaya çalışırken mi buluyorsunuz bir zorlanma konuya abanma durumunuz mu var belki de o ilişkiden (ya da o konuda uzlaşmaya çalışmaktan) hızla uzaklaşmak en iyisidir.
Kendi adıma, birşeyler anlatıyorken beni hırçınlaştıran ve çok önemsediğim şeyleri tekrarlarla unutan veya önemsemeyen insanlardan çoğunlukla sessizlikle kaçıyorum. Çünkü deneyim diye aktarabileceğim birşey varsa karşınızdakinin hazır olmadığı ya da almak istemediği bir bilgiyi ne yaparsanız yapın ona ulaştıramayacağınız olur. Ömrüm bunun için uğraşırken çatlamakla geçti bile diyebilirim. Yani baya uzmanıyım bu işin. Diyalog istemeyen bir monologcuyla, bir dilbazla karşılıklı konuşmak çoğunlukla olanaksızdır. Haa benim deneyimler mi? Tabii canım çok öğretici oldu  Karşılıklılık ve etkileşimin olmadığı ilişkilerden uzak durunuz, duralım. Nacizane önerimdir.
Hayatınıza seçtiğiniz insanlarla ilişkinin ısrara dayalı yürümesi iyiye işaret değildir. Birileriyle konuşurken nefes alamıyormuş gibi hissetmek iyi değildir. Hayatınızdaki birilerinin sürekli kendi duygularından bahsetmesi hep kendinin gözetilmesini talep etmesi iyi değildir.
Böyle durumlarda ilişki kimin aleyhine ilerliyorsa onun ya mevzuyu ya ilişkiyi noktalamak için konuşması hayırlı olandır.
Yani nefes tüketmek diye birşey var ya öyle de olmasın canım konuşma dediğimiz şey... Birlikte oksijenli, ferah, havadar alanlar açabiliyorsak ne ala... Yani bir bakın bakalım beyne kalbe oksijen yürüyor mu onunla konuşurken onu dinlerken...
KONUŞMALIYIZ

Normal hayatta yani film ya da öykü ya da roman olmayan öyle normal hayatta insanlar birbirine kirildiginda, birinin bir davranışına uzuldugunde, söylenen yapılan birsey onun boynunu buktugunde, hayal kırıklığı yaşadığında bir diyalog biçiminde bunu konuşamiyor genellikle... Ya birinin söyleyebildigi an diğerinin duyabileceği zaman olmuyor ya da başka işler... Bir insanin üzüntüsünü söyleyecek gücü bulması diğerinin de onu dinleyip kof savunmaya geçmeden duyması iki insanın bir üzüntüde buluşması aslında çok az rastlanır iş. Bana inanin çünkü benim işim bu... Sürekli muhatabina iletilemeyen sözcüklerle, duygularla uğraşıyorum ve şimdi düşündüm de belki de bu yüzden yazıyorum. Gerçek konuşmalarin duymalarin olduğu filmleri bu nedenle seviyorum.
Gurur denilen şey mesela çok sınıfsal bir mevzudur ayrıca cinsiyet meselesinden bakarak da konuşulur. Çok engel var gerçek konuşmalara... Kadın ve namus.... Erkek ve gurur... Buyrun çıkmazlar yalan dolanlar kuyusu... Gerçek konuşmalarin engelleri... Eşit ilişki yoksa diyalog yok.
Biri iletişim mi dedi o bizde itiselim biçiminde gerceklesiyor. "Konusmaliyiz" diyen güçsüz, sıkıcı, boş işlerle ugrasan kişi olarak algılanıyor. Konuşmaktan taa fizana kaçıliyor.
Neyse bence bi konusmaliyiz özetle. Yakın gördüğümüz herkesle...
Şimdi bol muhabbetli rüyalar size...

1 Ağustos 2016 Pazartesi

TANRILARI EĞLENDİRMEK Mİ İSTİYORSUN 

Hayatımın önemli bir bölümü geleceğe dönük kişisel bir planım olmadan geçti. Okudum, politika yaptım. Arada kariyer falan derdi olmadan karnımı doyurmak için çalıştım. Çocuğum olduktan sonra böyle yaşayamazdım. Hayatımda ilk defa oturup plan yaptım. Ankara'ya taşındım. Güvenli, sakin şehir. Hem İstanbul'dan ucuz. Aileler de burada dedik. Aileler kısmı da ayrı hikaye... İlk defa güvenlik gibi bir derdim oldu. Sukunet arayışım oldu. Yazayım çizeyim çalışayım çocuğumu büyüteyim dedim.
Olanlara bakın... Ankara ülkenin en güvensiz şehirlerinden birine dönüştü. Kaç bomba patladı. Savaş gecesi gibi bir darbe gecesi yaşandı. Memur kenti yazın sakin oluyor dedik. Memurlar da şehirde kaldı. Kapatılan yollar falan derken trafik de felç... Bütün bunların üstüne belediye başkanını da cinler ele geçirmesin mi? Düşünün bir de bu şehirde psikologluk yapmaya çalışıyorum. Çok acayip işler...
Eskiler mitolojik çağlarda şöyle derlermiş "Tanrıları eğlendirmek mi istiyorsun en büyük planlarından bahset"... Hayat işte böyle alay eder insanla...

18 Temmuz 2016 Pazartesi

 " YAŞAMAK DEĞİL BENİ BU TELAŞ ÖLDÜRECEK "  
Altı üstü biraz yaşayıp gidicez şu dünyadan. Bu kadar karmaşık olmamalıydı, bu kadar zor olmamalıydı. Böyle söyleyince de üzülüyorum biraz. Çünkü benim yaşadığım zorluk ne ki bir yandan da... Diğer yandan da başka birileri için de acayip kolay iş yaşamak... Kiminle karşılaştırıp nereden bakıyorsun? Hangi yıldan hangi çağdan? Kıyas, mukayese en temel anlama yöntemi... 
Basit olsaydı herşey çok daha basit... Tüm hayatım boyunca da bunun yolunu aradım durdum en karmaşık yollara bu yüzden girdi zihnim. Anlamak istedim neden bu kadar çetrefilli bu işler. Neden bu kadar tutarsız ve kötü bazı insanlar... İyi ki aramışım bu sorunun yanıtını... Biraz olsun anlayamasaydım nasıl başederdim bu yürek ağrısıyla...
Öfke ve acı içimden taşmak için sabırsızlanıyor bazen. Zaten çok sabırlı biri olduğum söylenemez. Ketum asla değilim.
En basit işleyen çıkara dayalı zihinler, boş ve karanlık bir kuyuya dönen yürekler bunca karmaşık hale getiriyorlar hayatı... Ve güç nerelere kadir oluyor... Ve güç, kendisine bağımlı yaşayanlar için ıslak bir sabun gibi sürekli ellerinden kayıp düşüyor, kayıp düşüyor. O sabunun elinde ne zor durduğunu gizlemek için de güç sahibi kişi ekstra çaba sarfediyor. Siz de ona, onlara ekstra güçler atfediyorsunuz. Mistifikasyon her yandan geliyor. Sahne ışıkları gibi değil sahne dumanları gibi bir pusun içinde herşey... Gördüğünüz şeyin gerçek olmadığını biliyorum. Ama anlatamıyorum. Çok yorgunum bu anlatamamaktan. Zaten sabırlı da sayılmam söylemiştim.
Ve şairin dediği "yaşamak değil beni bu telaş öldürecek"... Telaşım da benden sonrası tufan olmasın diye yoksa gündelik hayat telaşlandırmaz genellikle o kısım kolay doğrusu...
Ama işte hayat daha basit olmalıydı ve daha kolay birçok açıdan...
Hiç değilse kendim için biraz basitlik ve kolaylık arıyorum epeydir arıyorum anlat anlat yeterince anlatamamaktan çok yoruldum. Sürekli arayışıma çelme takılıyor. Aramızda derin bir uçurum var birçok birçok kalabalık insanla... Ayağıma çelme takılıyor. Unutmamalı onlar açıktan dövüşmezler, unutmamalı...

14 Temmuz 2016 Perşembe

ŞOVENİZM  ZEHRİNE KARŞI SURİYELİ GÖÇMENLERLE DAYANIŞMAYA! 
 “Suriyeli göçmenlere vatandaşlık verilmesi” konusunun açılmasıyla birlikte ülkede kıyamet koptu “Ülkemde Suriyeli istemiyorum” diye imza kampanyası açanlar, Suriyelilerle ilgili ayrımcı, dışlayıcı nefret anlatıları yayanlar her türlü irin dökülmeye başladı klavyelerden ve ağızlardan… Bu konuda düşündüklerimi biraz da madde madde yazmak isteğindeyim.
*”Kimse nedensiz göçmez” göçmenlerin çok büyük bölümünün zorlu öyküleri var. Sosyal çalışmacı, sağlıkçı, psikolog olarak göçmenlerle ilişki kuranlar,  kampları görenler anlatıyor. Vücüdunda şarapnel olan, kolu, bacağı olmayan, beslenme barınma sorunları yüzünden küçücük yaşında kronik hastalık sahibi olan çocuklar… Evet bu ülkedeki göçmenlerin önemli bir bölümü hasta, engelli, kadın ve çocuktur. Kamplarda çadırlarda ya da kimbilir hangi dert yüzünden kamptan kaçarak sokaklarda, kentlerin artık kimsenin yaşamadığı, hayvanların terk ettiği yıkık binalarında yaşıyorlar.
*Egemenlerin yaptığı, göçmenleri ucuz işçi olarak görmek, pazarlık aracı olarak kullanmaktır. Onlar için hepimizden sömürü çarkları için faydalanmak esas. Bu alanda da öyle yapıyorlar. Sürekli Avrupalı devletleri “gönderirim haaa” diye korkutarak pazarlık yapmak, denizlerde ölen binlerce insan gerçeğimizken milyonların canını masanın üzerine koyup birer siyasal hesaba dönüştürmek onların işi…
*Halböyleyken Erdoğan’ın “vatandaşlık verilmesi” söylemi de bir taşla çok kuş vurur. Ama sanıldığı gibi öncelikli olarak derdi vatandaşlık hakkı vereceği Suriyelilerin kullanacağı oy değildir. Ve yine sanıldığı gibi Suriyeli göçmenler de gidip akın akın ona oy verecek değiller. Hem öyle bile olsa diğer partiler niye var? Gidin çalışın arkadaşım, ikna edin örgütleyin… Neyse konumuza dönersek, zaten Suriyeli göçmenlerin tamamına vatandaşlık verecek kimse yok ortalıkta. Ama verilecek bile olsa bu hesap “oy derdi”nden fazlasını içerir. Avrupalı devletlerle yapılan bir anlaşmanın sonucu mesela. “Sen onları orada tut ben de sana bilmem ne…”
* Göç bir dünya gerçeğidir. Hepimiz bir köyden göçmedik mi misal... İnsan keşke kendi isteği ve arzusuyla bir zorlama olmaksızın hareket edebilse dünya üzerinde. Ezilenler, sömürülenler için öyle değil işte “deli gömleği” sınırlar var. Yoksa paran varsa “dünya küçük bir köy” ve her yer evin zaten. Vee işte o sınırlar yüzünden tel örgülere takılı kalıyor insanlar, bugün Ege’de, Akdeniz’de bir kıyıdan vurulan botlar batıyor, denizlerde balıklara yem oluyor göçmenler, yıllar önce savaştan kaçan, sürgün edilen Çerkeslerin Karadeniz’de başına geldiği gibi …
*Göçmenlerin varlığı onların geldiği yerde epeydir yaşamakta olanlar için sorunlar yaratıyor olabilir. Diyelim ki öyle oldu. Öyle bile olsa be arkadaşım bu sorunları yaratan senin ülkene gelen göçmen değil… Bu savaşın tarafı olup insanları yerinden yurdundan eden ve sonra onların yaşamına ilişkin hiçbir sorumluluk almayanlardır. Bu nedenle bizler bu ülkede yaşayan işçiler, Kürtler, kadınlar, LGBTİ’ler gelin göçmenlerle birlikte örgütlenelim. Onların kentin ya da turistik alanların parklarını işgal etmiş olması mesela senin sorunun mu yoksa parkta, sokakta yaşamak zorunda kalan 3-5 yaşında çocukların sorunu mu? Öncelikle bu sorun o göçmenlerin sorunu, senin bakamadığın, dokunamadığın, koklayamadığın şey neyse onlar, onunla birlikte yaşıyorlar. Bunu görmemek neyi görmemektir? Bunu görmemek sende iyi ne varsa yok etmez mi bugünden başlayarak?
*Bu sorunu artık açıkça konuşmaya başladık ve konuşmaya devam edeceğiz. Bundan sonraki onyılların en önemli sorunlarından biri budur. Gelin yol yakınken tavrınızı gözden geçirin. Dostunuzu, düşmanınızı doğru görün. İktidar manipülatif bir hamleyle nasıl böldü bizleri ve kaç parçaya?
*Suriyeliler de her ülke insanı gibi içinde iyi-kötü, tembel-çalışkan, lümpen-işçi-burjuva-köylü, kadın-erkek-LGBTİ insanları barındırıyor. “Bizim” gibi yani… Velhasıl biz kim, onlar kim aslında? Ama şu ara üreyen anlatılar onların hepsi tek tip insanlarmış gibi ve biz de öyleymişiz gibi üretiliyor. Etmeyin, böyle birşey yok. Ne “biz” biziz gerçek manada ne “onlar” onlar… Ama işte böyle söylemler aslında “biz” olabilecekleri, ezilenleri, sömürülenleri, barış isteyenleri yapay biçimde bölüyor, bölüyor ve egemenler aynı anda ellerini ovuşturuyor.
*Peki ya “cihatçı”lar mevzuu. Bu sözü uzatmaya hiç niyetli değilim. Çünkü göçmenler sorununun bir takım örgütlerle birlikte anılması da demokratik bir konuşma, tartışma zemini değildir. Savaş suçlulularını açığa çıkaran bin türlü mekanizma var ve işletilebilir. Ayrıca tüm dünyada devletlerin istihbaratları bizim hiçbir bilgimiz olmaksızın en azılı savaş suçlularını yeni cinayetler işletmek için işe alıyor zaten. Bu konuyu da Suriyeli göçmenler sorununun tamamıymış gibi ele alıp komik duruma düşmeyelim derim.
*”Suriyelerilerin hepsi lümpen oh ekmek elden su gölden” diyorsunuz ya bazılarınız. Hiç ama hiç öyle değil… Evine bomba düşen, çok zorlu yolları yaya geçen, teknelerde ölümlerden dönen insanların, bunca travmadan sonra, bir süre çalışamaması ya da ağır işleri yapamaması dahi anlaşılır olacak olsa da durum bu değil… Kendinizden ölçün arkadaşlar Ankara’da 3 kez bomba patladı, sokağa çıkamadı, çalışamadı milyonlar bir süre… Uçaklara binemiyor, havaalanlarına gidemiyoruz. Suriyeliler iş bulduklarında çocuk, kadın, hasta demeksizin çalışıyorlar. Başka da bir şansları yok aslında. Yediğimiz, giydiğimiz ucuza bulduğumuz pekçok şey o kara çocukların küçük ellerinden çıkıyor ve Suriyeli çocuk işçilerin dünyanın başka yerlerindeki köle çocuk işçilerden bir farkı yok. Velhasıl Türkiye’deki Suriyeli göçmenlerin önemli bir bölümü çalışacak bir işe sahip olsa da olmasa da işçidir. Bazıları işsiz işçilerdir. İşçi, geçinmek için emekgücünü satmak dışında bir şansı olmayan herkestir çünkü…
*Bu sorun sınıfsal alanın dışında algılanamaz ve başka bir zeminden tutarlı ve kalıcı bir çözüm üretilemez. Burjuvazinin siyaset zemininden sorun çözüldüğünde sırası gelen herkes tarih sahnesinde bir göçmen olur. Göçmenler, işçi sınıfının en alt tabakalarını oluşturuyor. Yani en yoğun sömürüyü, hak ihlalini burada görüyoruz. Velhasıl olan aslında aynı zamanda mülkiyet ya da ayrıcalıklar sorunudur. Onları istememek mülk sahiplerinin yapacağı iş… Eğer bunu savunacaksanız gidip ait olduğu siyasal alanda yani sağda savunun. Solu, ezilenleri, emekçileri velhasıl işçileri dar burjuva çıkarlarınızın savunusu olan şovenizmle zehirlemeyin! Ve mülksüzler, emekgücünü bir ay satmasa kirasını ödeyemeyecek, çocuklarını doyuramayacak olanlar, banka kredilerinin, ev sahiplerinin esirleri, Suriyeli göçmenlerle paylaşamayacağımız hiçbirşeyimiz olamaz. Sorunlarımızın kaynağı ortaktır, “bugün sana vatandaşlık verecekmiş gibi yapanların senin evinden olmanda sorumluluğu var” diyebilmek için bir araya gelelim. 
*Türkiye’de sol yazık ki, dünya solu ile karşılaştırıldında enternasyonalist olmaktan ve bu geleneklerden oldukça uzak. Gezi örneğin on yılların en önemli ayaklanmasıydı ve çok hızlı bir şekilde kitleler, kendi zihin barikatlarını aştı. Devrimci bir ilerleyiş gerçekleştirdi. Başta “kitap okuyoruz, zekiyiz, diğerleri de gerizekalı” diye başlayan, kadını aşağılayan küfürleri de içeren politik söylemler hızla evrildi. Türk ve Kürt halkı içinde barışçı nüveler oluşturdu ve bence tüm bunları 7 Haziran’a taşıdı. Yazık ki aslında kitlelerin içinde güç bulamayan bazı siyasal özneler bu devrimci dinamiği parlamenterist bir çizgiye hapsederek büyük ölçüde harcadı. Ama yine de şu anda bu topraklarda hiç olmadığı kadar büyük bir enternasyonal devrimci heyulanın dolaştığını görüyoruz. Eminim göçmenlerle ilgili meselede de açığa çıkacaktır. Ancak şu ana kadar ortalık da dolaşan yazık ki “zekiler-aptallar” ayrımıyla sanki mesele bir zeka meselesiymiş gibi ortaya koyan anlayış oldu. Ulusalcı sol yani sosyal demokrat bile olamayan “sol” yine iş başındaydı. “Pisler-temizler” “lümpenler-çalışkanlar” biçiminde biz-onlar ayrımları yapıp vatan sahibi gördüğü kendisini yine pek bi beğenmekteydi. Şimdi Gezi’de türeyen diğer ruhun ortaya çıkma zamanı geldi. Adını hiç unutmamamız gereken Medeni Yıldırım’ın arkadaşlarının ve Lice için Kadıköy sokaklarını dolduran insanların konuşması lazım artık. “Yıkılsın bize dayattığınız sınırlar!” demek lazım.
*Suriyelilerin “vatandaşlık alması” konusu elbette bu ülkede yaşayanlara sorulsun ama asıl göçmenlere sorulsun. TC vatandaşlarına bu konuyla ilgili referanduma gitmek, boşanma hakkı için sadece erkeklere referandum yapmaya benzer. Bu da sosyal demokrat bir tavır bile değildir. Sol bir tavır hiç değildir.
*Emperyalist işgal olsa mücedele edecek olan bizlerin savunduklarıyla, ilk kaçacaklar arasında yer alan milliyetçilerin (ben söylemiyorum araştırmalar söylüyor ve dünya tarihi) arasındaki tezatlık da ayrı bir yazının konusu olsun.
*Türkiye'deki göçmenler meselesi artık bu ülkenin en önemli sorunlarından biridir. Ve yakın geleceğe damgasını vuracaktır. Göçmenler bunca zulme maruz kalıyorken, tecavüz, taciz, çocuk işçiliği, katmerli sömürü... Bunun için sokağa çıkamıyor olmak da bizim ayıbımızdır. Hem de çok büyüğünden... Bu ülke solunun ne kadar dar alan çıkarlarına hapis olduğunun göstergesidir. 
*”Göçmenler vatandaş olsun”, “göçmenler mülteci olsun” “göçmenler ülkesine dönsün” türü talep ve söylem üretmek ültimatomculuktur. Bu tavırdan çok çektik belli ki çekmeye devam edeceğiz. Bir sormak kimsenin aklına gelmiyor mu? “Ne istersin Suriyeli arkadaşım?” diye… Ne kadar heveslisiniz birilerinin adına konuşmaya ve buralardan kurulan iktidarlara… Bu söyleme güç vermeyelim, güç vereceğimiz şey dayanışma, ezilenlerin birliği ve demokratik özörgütler olsun.
Sonuç niyetine sözüm de şudur, savaşın egemen tarafları kimlerse bedel ödemesi gerekenler de onlardır. Bu da kendiliğinden olmaz kuşkusuz ama unutmayalım biz hangi hakkımızı “öylece” aldık ki… Bunun için de mücadele edebiliriz. Ve uzak duralım şovenizmin yok edici karanlığından… Ortaçağ’da intihar edenleri cezalandırmak için cesetlerini idam ederlermiş Avrupa’da… Şovenistlerin yaptığı da bunun aynısıdır. Ömrü, hayatı, sağlığı elinden alınmış Suriyelilerin umut ve güvenlerini bir kez daha ellerinden almak… Buna ortak olma, olmayalım…

11 Temmuz 2016 Pazartesi

10 Temmuz 2016 evrensel

Boşanmanın tek olası sonucu 'problemli çocuk' mudur?

Psikolog Banu Bülbül ile boşanmaların çocuklar üzerindeki etkisini konuştuk.

Aylin AKÇAY
Malumunuz; boşanmalar uzun bir süredir gündemde. Boşanmaları azaltmanın memleket meselesi olarak önümüze getirilmesinde sunulan argümanlardan biri de çocukların boşanmalardan ne kadar olumsuz biçimde etkilendikleri söylemi. Boşanmaların “problemli çocuklar” ortaya çıkmasına neden olduğu, anne babası ayrılan çocukların mutlaka ve kesinlikle önlenemez problemler yaşayacakları mesajı iletiliyor sıklıkla.
Peki ebeveynlerin boşanması “boşanmaların önlenmesi”nin devlet politikası haline getirilmesini gerektirecek kadar ciddi sorunlar doğurur mu çocuklar için? Peki ya sürekli “Boşanmaların çok kötü sonuçlar yaratacağı” söylemi, sürekli karşımıza çıkan olumsuz mesajlar çocukların yaşamına nasıl etki ediyor? Boşanmanın tek olası sonucu “problemli çocuk” mudur?  Psikolog Banu Bülbül ile değerlendirdik.
Çocuklar için en iyi ortamın ailenin bir arada olduğu ortam olduğu düşüncesi çok yaygın. Devlet politikalarının da bu düşünce etrafında şekillendiğini görüyoruz. Bu ne kadar doğru? Çocuklar bu yaygın düşünceden nasıl etkileniyor?
Çocuk için ideal olanın anne babanın bir arada bulunduğu bir aile olduğu, ancak böyle olursa çocuğun tam hissedebileceği fikri bir kurgu aslında. Anaokulundan başlayarak da çocuklara hep anne babanın aynı evde yaşadığı bir aile kurgusuyla yaklaşılıyor. Böyle olunca sadece boşanma durumunda değil ebeveyn kaybında ya da farklı aile biçimlerinde yer alan çocuklar kendilerini rahat ve iyi ifade edemiyor. “Anormal ve farklı” hissediyorlar, arkadaşları içerisinde bunları söylemek zor olabiliyor. Dolayısıyla “normalin” nasıl tanımlandığı önemli. Olması gereken şey; çeşitli aile biçimlerine ve buralardaki yaşantılara ders kitaplarında yer verilmesi. Boşanma ya da ölüm gibi durumlarda çocukların mutlu olmasının bir tane normali yok, mutlu olmanın bir tane biçimi yok. Yani sadece anne babanın birlikte olduğu çocuklar mutlu olmazlar, hatta anası babası birlikte olan birçok çocuk çok mutsuz olabiliyor, çünkü ailelerin çoğu da çok ciddi mutsuzluklar üretiyor. Zaten böyle kutu kutu, ışıkları yanan evler ve içinde yaşayan mutlu aileler düşüncesi de bir illüzyon. Bu ülkede insanların mutlu olmadığı ortada. Ama baştaki kurguyla yaklaşmak ve topluma bu mesajları iletmek farklı deneyimi olan çocuklara zarar veriyor.  

‘KADININ GÜÇSÜZ OLDUĞU YERDE ÇOCUK DA GÜÇSÜZ OLUR’

Evlilik ilişkisinin sürdürülmesi ya da sürdürülmemesinde çocuğu etkileyen faktörler neler?
İlişkide ‘karşılıklı olması’ meselesi rıza kavramıyla çok tanımlanıyor ya; bu evlilik için de geçerli. İnsanların birbirleriyle gerçekten isteyerek, birlikte olmayı seçerek yaşadığı bir ev tabii ki daha mutlu olunabilen bir ev. Ama bunun olmadığı, gitme hakkının olmadığı bir evde çocuk neler yaşar? Gitmek isteyip istememekten söz etmiyorum, gitme hakkının olup olmamasından söz ediyorum. Bir kadının ya da adamın tahayyülünde boşanabilmenin, ayrılabilmenin var olup olmamasından söz ediyorum. “Böyle bir şey bizde asla olmaz” denen bir evlilik, aşık olsa, çok seviyor bile olsa; “ya günün birinde bir şey olursa, başka bir kadın olursa vs. ben buna da katlanmak zorunda kalırım” düşüncesi varsa, bu tabii ki sevgiyi, aşkı, eşit birlikteliği azaltan ve kadını güçsüzleştiren bir şey. Kadının güçsüz olduğu yerde ise, çocuk da güçsüz; kadının mutsuz olduğu yerde çocuk da mutsuz olur. “Kablosuz bağlantı var anneyle çocuk arasında” diyorum ben hep bu denklemi açıklarken. İstismarı mı önlemek istiyorsunuz, çocukların depresyonunu mu ortadan kaldırmak istiyorsunuz, o zaman atılabilecek önemli bir adım var: Kadın mutlu olacak, kendini özgür hissedecek bulunduğu ilişkide. Yani ayrılma hakkı olacak. İlla ayrılsın demiyoruz ama ayrılmaya hakkı olduğunu bildiğinde o zaman çocuk da kendisini daha iyi ve güvende hissedecek diyebiliriz.
Çocuklarla ve ergenlerle çalışanlar olarak biliyoruz ki ebeveynler evde mutsuzsa, çocuk da sorunlar yaşıyor. Kişilik gelişimini, duygusal ve sosyal gelişimini zedeliyor. Zihni evdeki sorunlara çok takılıyor. Örneğin bir ergen için bütün meselenin yaşıtlarıyla yaşadığı ilişkiler, orada yaşadığı sorunlar olması gerekiyorken, doğalı buyken, sürekli aklı annesiyle babasında olabiliyor. Bu nedenle, birçok zamanda boşanmadan sonra serpilen, duygusal anlamda, ruhsal gelişim anlamında hızla gelişen çocuklar görüyoruz; yaygın düşüncenin tam tersine.
Çocuklar çatışmalı bir ilişkide neler yaşıyorlar?
Çocukların ebeveynleri yüceltmeye ihtiyaçları var. “Benim annem harikadır, babam güçlüdür, beni çok severler ve beni bu dünyadaki kötülüklerden korurlar” gibi. İki ebeveyn arasında düşmanca her şey (Bu hakaret de olabilir, şiddet de olabilir, sürekli eleştirme de olabilir) çocuk için bu ihtiyacı yıkan ve çocuğa çok zarar veren şeyler. Çünkü çocuk kendini güvende hissetmiyor. Bunun dışında annesine birisi vuruyorsa, ona da vurabileceği anlamına geliyor ve sürekli bir tehdit algısı yaratıyor. Üstelik çocukta ikili duygular da yaratıyor. Çünkü aynı zamanda sevmesi gereken, güzel şeyler de yaşadığı birisi böyle berbat şeyler de yapabiliyor. Bu aynı zamanda bir öğrenmeye de yol açıyor. Üstelik çocuğa bir tür hakemlik rolü de veriliyor. Şiddeti uygulayan çoğunlukla “Allah’ım rezalet bir şey yaptım, ama sor neden yaptım?” diyor. Çocuk duygusal olarak ona da ikna oluyor. Şiddet görenle şiddet uygulayan arasında gidip gelmeler yaşıyor. Çocuğun özdeşimi de tabii iki ebeveyn arasında  gidip geliyor; hem “kurban” olanla hem fail olanla, bazen de cinsiyetine göre değişen biçimlerde özdeşim kuruyor.
Peki bu özdeşimin çocuklardaki yansımasını nasıl görüyoruz?
Ergenlerde özellikle saldırganlık davranışı nasıl görülüyor? Kız çocuklar daha çok kendine zarar veren, kendi bedenini örseleyen şeyler yapıyorken, erkek çocuklar daha çok başkalarına zarar veren ve daha dışa dönük davranışlar sergiliyor. Çünkü erkek çocuk özdeşimi şiddeti yapanla kuruyor daha çok. “Sor niye yaptım”ların öğrenilmesi durumu bu. Bu durumda birinin çıkıp, “Sormam, çünkü ne olursa olsun bunu yapmamalısın; ne yaşanıyorsa yaşansın senin ona hakaret etmeye, şiddet uygulamaya hakkın yok. Boşanmaya hakkın var, ama buna yok” demesi gerekiyor. O yüzden çocuğa asıl zarar verecek şey böyle bir ortamın içerisinde büyümesi. Birebir çalıştığım ailelerde onlarca yüzlerce örneğini net olarak gördüm ki; boşandıktan sonra ihtiyaçları karşılanıyorsa perişan olan çocuk pek görmedim. Boşandıktan sonra serpilen, gelişen, duygularını ifade edebilen çok sayıda çocuk gördüm. Bu bütün aileler boşansın demek değil. Boşanma hakkının olması herkese boşanın demek değildir. Zaten boşanmak, birçok açıdan eski olanaklardan geriye düşmek demek. Bu geriye düşüş göze alınıyorsa zaten çok sağlam nedenler vardır. Ayrılmak istediğini söyleyen yetişkin insanlar varsa, devletin bin kere sorgulamasına ve bir ıslah programı içerisine almasına, ikna odaları açmasına gerek yok.

BOŞANMAYI ENGELLEMEYE ÇALIŞMA, ÇOCUKLARI KORUYACAK BİR SİSTEM KUR

Boşanma süreçlerini çocuk için kolaylaştırmak için devlete düşen nedir?
Devlet ve kurumları “Boşanmaları nasıl engelleriz?” yerine çocukları nasıl koruyacağına odaklanmalı; asıl bunları tartışmalıyız. Bu ülkede çocuk ruh sağlığı hizmetleri ücretsiz değil, hastanelerde psikolojik destek birimleri beşer dakikada bir görüşme yapan yerler, terapi hizmeti hiçbir şekilde karşılanamıyor. O nedenle çift terapisi gibi boşanma öncesi profesyonel destek süreçleri çok sınırlı. Çocuklar okullarında sağlıklı bir ruh sağlığı hizmeti alabilse, okul rehberlik servislerinin yönlendirme yapabileceği ücretsiz ulaşılabilir hizmetler olsa, o zaman hakikaten sağlıklı ilişkilerin sayısı da artar, çocuklar da daha az zarar görür. Ya da örneğin çiftler arasında çatışmanın çocuk üzerinden sürdürüldüğü, çiftlerin birbirini çocukla tehdit ettiği, çocukların kaçırıldığı, örselendiği durumlar oluyor. Bu durumda çocukları koruyabilecek bir sistem yok. Bunlara odaklanılması gerekiyor.

BOŞANMA KARARI ÇOCUĞA NASIL ANLATILMALI?

Boşanma kararı kesinse, bu süreci çocukların en sağlıklı şekilde geçirmeleri için ebeveynler nasıl davranmalı?
Boşanma kararı netse, çok uzatmadan kararı uygulamak ve çocuğa da söylemek gerekiyor. Çocuğa yalan söylenmemeli; örneğin işte “Baban seyahata gitti eşyasını da götürdü” denmemeli mesela. İkisinin de mümkünse çocuğu karşılarına alıp konuşması gerekiyor. Çocukların terk edilmeyeceklerini bilmeye ihtiyacı var ve konuşurken bu mutlaka vurgulanmalı. “Anlaşamadığımız için uzun zamandır sorun yaşıyorduk, birçok yol denedik, ama ilişkiyi sürdüremiyoruz, bu yüzden de biz karı koca olarak ayrılmaya karar verdik. Bu kararın seninle hiç bir ilgisi yok. Senin yaptığın bir şeyle herhangi bir ilgisi yok, senin suçun asla değil” diyerek açıklama yapmak ve bunların mutlaka vurgulanarak söylenmesi önemli. Açıklama net yapılmalı ve bu anlatılırken ayrılma ve boşanma sözcüklerinin de kullanılması gerekiyor. Ondan sonra bir süre durup onun soracağı soruları cevaplamak, varsa ve mümkünse netlikleri söylemek örneğin “Baban da ev tuttu, gidecek; onunla da kalacaksın, vs.” gibi nasıl olacaksa net olarak bunları söylemek önemli. Duygulardan konuşulabilir: “Sen buna üzülebilirsin, öfkelenebilirsin; biz de üzülüyoruz, öfkelendiğimiz zamanlar da oluyor” gibi. Duygularını bizimle her zaman konuşabileceğine yönelik mesaj vermek kıymetli. Bir de netlikler önemli; baba ya da anne mutlaka taahhüt ettiği zamanlarda aramalı, taahhüt edilen zamanlarda almalı ve bırakmalı mesela. Yaşamında tanımlı ve belirli şeylerin olması; gündelik yaşamını nerede sürdüreceğine dair bir belirliliğin olması da önemli.  Tüm bunlara özen gösterildiğinde, duyguları konusunda anne baba açık olduğunda boşanma bir felakete dönüşmeyebiliyor çocuk açısından.
Peki anne babalar dışında çevredekiler çocuğa nasıl yaklaşmalı?
Öğretmenler, komşular, akrabalar vs. bir kere, bu durumu acıklı bir şey gibi göstermemeli. “Vah vah tüh tüh” gibi bir tepki gösterilmemeli. Bazen de çocuklar seviniyor ayrılığa. Çocuğun duygusu sizin verdiğiniz tepkiyle örtüşmeyebiliyor; ya da daha henüz duygusal olarak idrak etmemiş olabiliyor. O nedenle çocuğun duygusu yerine kendi duygumuzu ikame etmeye ve çocuğa öyle yaklaşmaya gerek yok. Elbette bu dönemde daha özenli, daha dikkatli davranabiliriz çocuğa, herkes çocukla daha kaliteli, daha iyi zaman geçirmeye çalışabilir. Bol bol oyun oynanabilir, çocuklar duygularını oyunla ifade edebilirler. Bunun yanında, hepimiz için her zaman geçerli olması gereken bir şey var, hiçbir çocuğa birtakım ezberlerimizle, yani “Anası babası vardır, aynı evde yaşıyorlardır, çocuğu da onlar büyütüyordur” diye genelleme ile yaklaşılmamalı. Bir çocuğu tanımak istiyorsak gerçekten, önce ona sormalı ve öğrenmeliyiz,“Sizin evde kimler yaşıyor, sen kimlerle yaşıyorsun?” gibi şeyleri . O kadar farklı biçimler var ki, annesi ya da babası cezaevinde olabilir, başka bir şey olabilir; yani tek bir doğru yok ve sizin ezberinizdeki gibi olmak zorunda değil kimsenin yaşamı. O yüzden böyle yaklaşmamak çok önemli.