27 Mayıs 2017 Cumartesi

Vijk Vijk....  

Bir gün yine kazı çalışması yapan Ankara Büyükşehir belediye ekipleri asfaltın altındaki asfaltın altındaki asfaltın altına.... ulaşmaya çalışırken dünyamızın çekirdeğine vardı.
Onların açtığı bir çukura düşüp magma tabakasında eriyerek ölmekten çekinen bir kadın kaldırım taşlarına temkinli biçimde basarak yooo yo kaldırım taşları üzerinde sekerek ilerlerken son derece sinsi bi tasa ayak parmak ucunu değer değmez saç dahil serin bir dus aldı. Ayakkabısının içi vijk vijk öterken gitmeye devam ediyordu. Evin kapısından çıkarken ayna karşısında takındığı güvenli ifadeden eser kalmamıştı ve saçından damlayan çamurlu suları hissederken ağlamamak için kendini zor tutuyordu.
Tam o sirada tekerlekle aynı zamanda icad edilmiş görünen Büyükşehir otobüslerinden biri geçti yanından... Arkasından saldığı kara dumanın bu otobüs ilk bulunduğunda kotu ruhlardan sayıldığını tarih kitaplarında okuduğunu anımsadı.
Yürüdü yürüdü vijk vijk.... Tıp tıp sular damliyor saçından...
Son olarak her yani bariyerlerle çevrelenmiş insan hakları anıtıni gördü. Sanat olsun diye de yapılmamıştı üstelik.
Ne denli fantastik bir kentte yaşadığını düşündü. Gulumsedi uyumsadi. Ansızın güneş de açtı. Üzerindeki çamurlar kurumaya baslamisti.

Hem istifci hem israfçı nasıl mı olunur?  

Kaybettim sandıkların belki kurtulduklarındır demiş Bukowski bir de buradan bakalım.
Ülkemiz insanin mühim bir bölümü kaybetmekle ilgili yoğun endişeler taşıyor. Neyi kaybetmek mi? Herhangi birşey olabilir.
Aslında tabii kapitalizmde kaybeden olmak çok büyük kabustur demek daha doğru... Ama bir zamanlar çok modaydı hani Sevr korkusu (bazıları fobi diyordu) falan... Çakıl taşı bile yitirmemek söylemi misal... Neyse kaygılıyız velhasıl her dönem ve durumda...
Belli ki sorunlu tuvalet eğitimi geçmişlerimiz de var (ne alakası var sorusu için bakınız Freud ve çocukları)
Hem istifci hem israfçı nasıl mı olunur? Hayretle izleyin... Bir yandan kaybetmek için ne gerekiyorsa yapan diğer yandan yitirirse yaşayamayacağını daha da kötüsü yaşatmayacağını söyleyen adamlarla sarılı sanki dört yanımız. Bir gün cebindeki tüm parayı verecek kadar cömert, ertesi gün 3 kuruş için kepazelik edecek denli pinti...
Bir statüko bir alamet... Yıkacağını iddia eden daha da eskisini, kapitalizmin de gerisini "müjdeliyor".
Neyse konumuz vazgeçebilmek, kendisinden vazgeçilmesiyle baş edebilmek... Ne kolay söylenen ve kültürel olarak ne zor yaşanan durumlar...
Boşanmak zor,
Ayrılmak zor (herhangi bir kişi, yer, aile ya da örgütten)
Çocuğun kendi evine çıkması zor
Zor mesela arkadaşınla azıcık uzaklaşmak ama yine de arkadaş kalmak...
Olgunlaşan düşmüyor daldan da ya dal komple kesiliyor ya ağaç yakılıyor sanki...
İşte bunun bir uzantısı ayrı düşmeye ve düşünmeye tahammülsüzlük... Her farklı düşünme halinin ayrılıkla sonuçlanacağı bunun da ölüme eşdeğer olduğu yanlış bilgisi, yanlış eşlemeleri...
Kayıp ve kazanç... İçi sahip olmakla doldurulabilecek kavramlar olmaktan çıksa mesela. Hiçbirşeyin sahibi falan değiliz şu üç günlük dünyada... Ben de olan, benden giden, bende değişen, benle değişen, ölüp de giden, çürüyen, çiçek açan... Velhasıl doğalında olsa doğadaki gibi olsa... Yeter aslında...
NOT: Geçen yıl bugünden... Meğer geçen yıl bugün de aynı olmadan yakın olmanın zorluklarını düşünüyormuşum. Buralarda yaşadıkça milyon yıl düşünürüm. İnsan buradan bakınca neyse ki milyon yıl yaşamıyoruz bile diyor hem 

26 Mayıs 2017 Cuma

Kayıtsızlaşacağım Beddularınıza ve Güvenilmezlerin Çığlıklarına   


BİR olmak, TEK olmak, YEK vücüt olmak sağı solu kapladı. Tek olmamaya, ayrı olmaya, ayrı ama yakın durmaya tahammülü olmayanların ülkesi burası. Yalnızca sağ için söylemiyorum. Yalnızca solun bir bölümü içinde söylemiyorum. Genel bir rahatsızlık... Kütleler birbirine doğru yaklaşıp bir sıcaklıkta erimeye başlayınca ortalık daha da bunaltıcı oluyor. Herkes birbirine “Allah seni kahretsin” diyor. Kimsenin dilinden beddua eksik olmuyor. Hatta mevzu şuna döndü “Allah bu halkın belasını versin bir türlü devrim yapamadı”. Bunu da kim diyor kendini siyasi özne görenler...
Çok çekilmez buralar... Çok gidilmez buralar... Nasıl olacak bilmiyorum.
Bazen bazı sözler oluyor söylemek istediğim. Sahipsiz sözler... Kimsenin yüksek sesle söylemediği... Fısıltıyla konuştuğu kapı arkalarında... Ben söyleyeyim diyorum. Alemin delisi sen misin diyor bir ses içimden. Evet sen diye konuşuyor benimle bazen içimdeki bir ses  Bir garip Banu’yum diyorum ona hem alemin delisi de olurum. Daha evvel de defalarca oldum. Seni kim duyar, hem ne anlamı var. En zoru bu yanıt oluyor kendi kendime verdiğim bu yanıt “Hem ne anlamı var”...
Tekleşmek ne rahattır kim bilir? Kim bilir? Ben değil. Ben bilmem. Daha küçükten ailenin, konu komşunun ihtiyacı gereği beni mahallenin delisi olarak yetiştirdiler. Sonra aklımı tescillemek için psikolog okullarına falan gittim. Her zaman her zaman azınlık olmanın bir yolunu bulan zihnim belli ki yine bir işler peşindeymiş.
Neyse ne diyordum? Kayıp Balık Nemo’yu izlediniz mi? Orada Nemo’nun babası ile birlikte Nemo’yu arayan bir balık var adı Dori. Dori, çok iyi bir balık. Ama hafızası çok sorunlu. Öğrendiklerini çabucak unutuyor, dost canlısı diğer balıklara yardım etmeyi seviyor, iyilerin tarafında... Ama belleği kayıt alamıyor. Sürekli aynı başlangıç “Merhaba benim adım Dori. Tanışalım mı?” Bu ülkedeki belleksizlik bana sürekli Dori ile dolaşıyormuşum hissi veriyor. Zaman kısa, Nemo’yu bulmalıyım. Dori’ye de ihtiyacım var ama sürekli aynı şeyleri anlatmaktan çok yoruluyorum.
Sosyal medya da beddua yeri (tekrar olacak ama çok yadırgıyorum bu bedduaları)... Dilek ağaçları olur ya çaputlar bağlıdır üzerine. Bilirsiniz ki birbirinden güzel dilekler söylenmiştir o çaputlara. İşte buralara da beddualar işleniyor. Veee bana mı öyle geliyor. Giderek daha çok herkes aynı sözü yazıyor. Bir ayin gibi... Tekrarlar, tekrarlar... “Birşey yapın” çığlıkları yazılıyor sakince gülümseyerek çatalına önündeki patatesi batırırken bir genç tarafından. Ben her çığlığı ciddiye alıyorum. Cep telefonun bile olmadığı zamanlardan kalmayım sonuçta... Eski dedim de devam edeyim. Biz eskiden çoook özeleştireldik. Bir şey eksikse memlekette biz yapmadığımız için eksiktir diye bakardık. Genç ve iyiydik. Şimdi ise “Allah belanızı versin” diye bağırıyorlar. Nasıl da büyük bir politik saptama... Çok yoruldum bu kadar dürtülmekten... Kayıtsızlaşacağım beddularınıza ve güvenilmezlerin çığlıklarına mecburen...

23 Mayıs 2017 Salı

ENU'NUN GÖZYAŞLARI

"Yıllar yıllar evvelmiş. Denizi olmayan bir ülkenin güneşi bolmuş. Senelerden birinde kış öyle uzun öyle uzun sürmüş ki güneş sırasını beklemekten usanmış başka diyarlara doğru yol almış. Kışı uzayan ülkenin derdi de çoğalmış.
O ülkenin daracık sokaklarından birinde güneşli günleri, yaz, bahar meyvelerini çok seven bir kadın yaşarmış. Adı Enu’ymuş... Enu, kış boyu yamacılık yapar, yazları ise kır bayır gezermiş. Yamacılık işinin gerektirdiği tüm hünerlere sahipmiş. Eksik parçayı hemen anlar, gözüyle şöyle bir bakar bakmaz ölçüsünü bilir çabucak o boşluğa uygun olan nesneyi bulup eklermiş. Yamayı saklamaktan hiç hoşlanmadığından muhakkak bütünden farklı bir renkte yaparmış eklerini... Ne eksik olmak ayıpmış onun gözünde, ne tamamlamak, ne tamamlanmak... Yoksullardan hiç bir şey almazmış yamadıklarının karşılığında... Zenginlerse zaten eksiği, yırtığı, söküğü saklar ya da çöpe atarmış. O yüzden bizim Enu’da karnını zor doyurur evini de güçlükle ısıtırmış kışları. Ama bahar geldi mi tüm doğa önüne serermiş elindekini, avucundakini... O da bilirmiş zehirli mantarı tıpatıp aynı olan zehirsizden ayırmayı, en güzel balın yerini, en olgun yemişin dalını... Hayvanlar da yardım edermiş Enu’ya... Biraz insan, biraz bitki, biraz hayvan sayarmış kendini Enu... 
Hani demiştik gözleri keskin diye... Hani demiştik biraz hayvan sayıyor kendini diye... Öyleymiş. Herkesin göremediğini görürmüş gözleri... Sol gözü eksik parçanın ölçüsünü alırken kusursuzca, sağ gözü de kalbinin eksiğini anlayıp sevgiyse sevgi, cesaretse cesaret ekleyiverirmiş karşısındakine. Enu, nazikçe ve gizlice yamıyormuş gelenlerin yüreklerini de...
Derken vakit eriştiği halde gelmeyen bahar için sabırsızlandığı gecelerden birinde kaygıyla uyuduktan sonra sağ gözünden dökülen yaşlarla uyanmış rüyalarından... Hemen evinin yamacındaki nehre koşup yüzünün sudaki yansısına bakmış ve sağ tarafının şiştiğini, gözünün içine kan oturduğunu görmüş. Gözünden yine yaş damlamış. Nehrin içine dökülmüş. O anda nehir kötü kokulu bir bataklığa dönüşmüş. Ne olduğunu anlamayarak eve koşmuş. Yoğurt olması için uyuttuğu süte bakarken içine damlayan gözyaşıyla süt de kesilmiş. Ne yapacağını şaşırmış Enu... 
En yakın arkadaşı Befru’ya koşmuş. Ona olanları anlatırken üzüntüsünden ağlamış ve gözyaşını gören arkadaşının yüzünde ansızın beliren uzaklığı, soğukluğu görmüş... Sağ gözünden hiç durmadan dökülen yaşların değdiği her şeyin bozulduğunu anlamış. Dostlukların bile... Bir çeşit zehir olmuş gözyaşı. İnsanlar ona yama yaptırmaya gelmez olmuş. Oysa eskisi kadar güzel, eskisi kadar özenli yamıyormuş. Nedendir bilmiyorlarmış ama ayakları Enu’nun evine götürmüyormuş onları...
Enu üzüntüyle derman araştırırken derdine yıllar evvel doğaya karışan Mavin Kadın gelmiş aklına... Gözünden dökülen yaşları gözyaşı şisesine doldurarak ağaca, taşa değmesine engel olarak günlerce yol almış. En sonunda Mavin’in karşısına varmış. Mavin Kadın’ın saçları birbirine karışmış, vücudunun kılları uzamış, gözleri insana bakmaya bakmaya bakışı başkalaşmış sanki içinde yaşadığı mağaranın bir parçası olmuş. Anlatmış derdini Enu “Her zehirin vardır bir panzehiri... Söyle Mavin Kadın ne yapayım ben şimdi bu gözle, nasıl onarayım, kimi yamayayım”... 
Mavin Kadın şişenin içindeki gözyaşına şöyle bir baktıktan sonra dalmış uzaklara... Epey sonra hayvani bir sesle konuşmuş derinden... “Gözün çoook yorulmuş kendinden ırağa bakmaktan. Kıştan yorulmuş, komşudan yorulmuş. Hep onaran gözün şifasını kesince olanlar bunlardır işte... Güneş bin kere doğsa minnet etmezsin, bir kere doğmasa ona karşı bozulur kalbin. Nehrin, sütün ve dostunun ettiği işte böylesidir. Gücenmeyesin.” 
“Ben şimdi ne yapayım?”
“İster benimle kal burada... İstersen sev gözünü biraz.”
“Sevmek mi nasıl?”
“Bir ömür nasıl sevdiysen insanları, sevgi, merhamet, cesaret, eksiği görüp nasıl onardıysa bu emektar gözün, şimdi sen de ona ihtiyacı olanı vereceksin. Önce anla neye bakmak istiyor? Nereyi istiyorsa oraya götür, kimin gözünde durmak istiyorsa oraya bak durmaksızın... Hangi suyla yıkanmak istiyorsa orada yıka... Bunları ben diyemem sana... Sen ki iyi ölçü alırsın, kendini bilmeyen insanın dermanından anlarsın var git bul gözünün istediğini... Gözden gönüle akacak olanı bulunca baharı yazı da bulacaksın nasılsa. Hem oyalama beni işim çok burada...”
Enu, Mavin Kadın’ın ne iş yaptığına, meşguliyetinin ne olduğuna akıl erdiremeyerek oradan uzaklaşırken onun uğraşını biraz olsun anlasa kendi derdine de çare bulacağını biliyormuş. İçi umutla dolmuş, gözünden akan yaş ise şimdiden azalmaya başlamış bile."  

Not: Sağ gözümde oluşan tuhaf gribal durum nedeniyle yaşadığım halden, kendi gözümden akan yaştan aldığım ilhamla yazdığım masaldır. Şöyledir;

20 Mayıs 2017 Cumartesi

AH NE YAZIK Kİ UYANDIM  

Gece yatar yatmaz uyumuşum. Rüyamda Kızılay'da sokaktayım. Tam Hatay sokağının girişinde telefonum çalıyor. Bir bakıyorum telefonum eski takoz cep telefonlarından birine dönüşmüş. Açıyorum çok parazitli bir ses. Cıızt cızzt sesleri arasından uzaktan gelen bir erkek sesi... "Banu, Banu beni duyuyor musun?". Sesi telaşlı. "Evet kimsiniz?" diyorum. "Ben Akın Rençber" diyor. "Akın, bu imkansız" diyorum. "Sonra şaşırırsın. Bu bağlantıyı kurmak için çok uğraştım. Ölümden sonra gidilen yerdeyim" diyor. "Nasıl olur? Orası neresi?" diyorum. "Hımmm anlatması çok zor. Herkesin ki kendine göre... Ayrı ayrı ama herkesin dünyasında istediği insanların sureti de var. İstediği demeyelim de seçtiği... Ama insan hep iyiyi seçmiyor. Neyse boşver. Buralar iyi desem iyi değil kötü desem kötü değil. Ama bence her koşulda yok olmaktan iyidir. Bak sana bile ulaştım." Ben çok şaşkındım ama inanıyordum o olduğuna. Tüm gerçekliğim allak bullak olmuştu. "Çok mutlu oldum sesini duyduğuma. Ne yapmamı istersin senin için" dedim. "Dur dedi 900 yılda ancak bulduğum gerçeği anlatıcam sana... Zaman geçmek bilmedi. Dinle beni..."
O anda bir dış sesle uyandım. Ah ne yazık ki uyandım.
Akın 96 1 Mayıs'ında Kadıköy'de alandan gözaltına alınan gördüğü işkenceler sonucu 20 Mayıs günü kaybettiğimiz bir genç devrimci. İdris'in arkadaşı ve yoldaşı. Ben onunla hiç tanışmadım. Ama sonsuza dek yoldaşım olacak. Rüyamda da gördüğüm gibi.
Ayrıca bugün ölüm yıldönümü ve ben dün bir sürü telaş için de bunu hiç anımsamamıştım ama işte aslında unutmazsın. Senin için gerçekten önemli olanları unutmazsın. Akın onlardan biri...
Her zaman bizimlesin... Günde unutsan gecen de çıkar karşına...
Umarım onu öldürenlerin kabuslarından da eksik olmaz sesi, gözleri...
Bence "bir çocuk gördüm uzaklarda" şarkısı da Akın'la ilgiliydi. Sabah onu mırıldanıyordum "dünyanın haline bakıp güldü geçti..."

19 Mayıs 2017 Cuma

Dolmuşlar  


17 Mayıs'i da atlamak olmaz. Daha bugün TED Üniversitesindeki etkinlikten çıkınca şöyle konuşuyorduk. "Murathan Mungan'i Yüksek Topuklar romanından bu yana okumuyorum" dedi arkadaşım. "Ben de öyle" diye yanıtladım hüzünle. Hüzün çünkü o yeşil kapaklı Kırk Oda'yi, Kaf Dağının Önünü, Lal Masallari çok severdim. Cenk Hikayelerine hala bayılırım. Ama Yüksek Topuklar benim için kadına bakışından önce çocuğa bakışı ile sorunlu yazarın sorunsalini estetize etmeyi hiç başaramadığı bir romandır. Neyse buraya nereden geldim. Laf lafı açtı önyargı, ayrımcılık aklıma Murathan'in çok sevdiğim bir öyküsü geldi. Lisedeydim okuduğumda dünyanın benim icin iki cinsiyetli olduğu zamanlardı. O iki cins hakkında da cinsellik hakkında da eşcinsellik hakkında da çok az şey biliyordum.
Öykü bir dolmuş şoförü ile her sabah dolmuşa binen yolcusunun zamanla gelişen aşk hikayesine dairdi. Şöförün ailesi bu ilişkiyi onaylamaz o da baskılara dayanamaz iki aşık çok severek ayrılırlar. Hikâyenin sonuna doğru bir yerde öğrenirsiniz ki bu iki kişi de erkektir. Yani okurken genç yolcuyu kadın, şoförü erkek olarak düşünüyorsunuz ve sonra birden beklenmedik bir karşılaşma... Ilk okuduğumda ne kadar şaşırdığımı dünyamın bir düzeyde gerçekliğimin alt üst olduğunu bugün gibi anımsıyorum.
Yani aslında duyguya, yaşantıya odaklansak anlamakta zorlanmayacagiz. O öyküyü okuyabilirsiniz, en sevdiğiniz aşk filmindeki karakterlerin ikisinin de kadın ikisinin de erkek olduğunu düşünebilirsiniz. Düşününce kapsama alanınızin genişlediğini hissedebilirsiniz.
LGBTI'ler her yerdeler. Giresunun bir köyündeki çiftçi, Niğde'de ev işçisi kadin, hapishanede mahpus, öğretmen, psikolog... Düşünebileceğiniz her yerde... Bırakalım da herkes kendisi gibi olsun.
Not: Dolmuşlar yalnızca bu oykude, bir
Ezginin Günlüğü klibinde ve Sultan filminde romantiktir. Gerçekte korkunç taşıtlardır.
Veeee iyi geceler...

NOT: Geçen yıl bugünden...  
Şimdi de ana babalara bir hatırlatmamız var (ana-baba derken isterseniz geniş anlamda sosyal ilişkilerimizde bu rolleri üstlendiğimiz her türlü durumu anlayabilirsiniz).
Bir çocuk anne babasıyla yaşadıklarını niye paylaşmaz? Genellikle verilen yanıt şöyledir "eğer anne babasının kızacağından korkuyorsa paylaşmaz". Evet doğru 10 puan... 
Ama bundan ibaret değil nedenlerimiz... Anne babasının her türlü abartılı tepkiler vermesinden korkabilir. Mesela sevinilecek birşeye çocuğun kendisinden de çok sevinip, üzülecek birşeye ondan çok üzülmek gibi... Arkadaşlarına kızdıysa çocuk ya da genç onlara, ondan da çok kızmak gibi... Bu tip duygusal rol çalan tepkilerimiz birikerek onun duygularını ve yaşadıklarını bizimle paylaşmasını engelleyebilir.
Ama tabii bir de şu var. Çocuğun özellikle ergenin içinde gizli saklı çekmecelerinin küçük sırlarının olması iyi birşeydir. Onların zihninin, ruhunun içinde gözleriniz olmasın. Çocuklar öyle hissetmesin. Onlara özerklik hakkı tanıyalım, lafta değil gerçekte özel alanlarının olmasına izin verelim lütfen...
Anne babaya hiç "yalan" söylemeden büyüyen çocuk pek de sağlıklı gelişmiyordur. Biraz da görmezden gelin, yüzleştirirmeniz gerektiğinde çok ahlakçı ve sert davranmayın. N'olcak sanki... Ve dürüst olalım hangimiz "yalan" söylemedik ki... Mevzu kritik konularda gerçekleri tam olarak anlatmasıdır. Kritik olanı ve olmayanı yaşamın içinde gösterin, öğretin yeter.
Niyeyse geldi öyle söyleyim dedim...